20 Ocak 2010 Çarşamba

Gölge


Gölge, her daim ölüme meğilli olan bedenin topraktaki yansımasıdır. Bu sebeple, öylece yere uzanmış gibi durur.
(30.07.2009)

18 Ocak 2010 Pazartesi

ŞEHİTLERİMİZ !


Bu resim, çoğunuzun adını bile bilmediği bir ilçedeki kaymaklık binasında çekildi...

Memleket olarak belki çok kimsenin elde edemediği güzel şeylere sahip olduğumuz gibi, yine çok kişinin gariplikle bakacağı olumsuz şeylere de sahibiz... :S
Bu resimlerdeki askerler, askerliklerini yaparken araba kazasında, eğitimde ya da hastalık sebebiyle vefaat etmediler... vefaatlarının sebebi malüm elbet... ve acı!...

Ama bu hastalıklı durumu kanıksamış durumdayız... yanlışın tekrar edilmesi, yanlışa alışmayı beraberinde getirmekte ve az az verilen uyuşturucu gibi, habersizce ölmekteyiz.

Ama, bu fotoğrafta çok daha acı, başka bir şey daha var... Panonun en sağ kısmındaki çerçeve boş. Yani öyle kanıksamışız ki Şehitliği , adeta bir bebeğin seneye de giymesini hesap ederek büyük aldığımız ayakkabı, atlet ve ya pantolon gibi, Şehitlerimizin Panosu da, önümüzdeki senelerde kullanılabilsin diye! boş çerçeveler bırakılıyor.

Çok afedersiniz ama, adeta talihlisini bekler gibi bir hali var panonun(!).
Herkes biliyor... panoyu yapan da, yaptıran da, bakan da... o boş çerçeveye ihtiyaç duyuyor. Kim bilir belki de o panoda daha çok boş çerçeve vardı ve hepsi sırayla doldu :(...

Benim ülkem... benim topraklarım hep ama hep zor zamanlar geçirmiş...
Ticaret yolları... Büyük İskender... Haçlılar... Moğollar.... Osmanlılar.... hep burdan yürümüş ve her el değiştirdiğinde yıpranmış, aşınmış. Coğrafyada kayaların aşınmasında fiziksel ve kimyasal çözünmesinden bahsedilirdi, aynı onun gibi.

İşte şimdi; Ülkemin, adını bile söylesem unutacağımız ilçelerindeki koridorlarında Şehitlerimiz'e saygı panolarımız var... Evet şüphesiz bu panolarda, geçmişiniz bile olağan olmama durumunu okuyabiliyoruz.

Seneye de kullanılsın diye yapılan panolarda... Vefaat edeceklerin yeri şimdiden garanti (!).... ben ölmeyip gelince askerden... bize düşen bunları görüp ahkam kesmek sanırım... bu bir isyan değil ve herkes kaderini yaşar ama... panodakiler mi şanslı yoksa panonun önündekiler mi? bilmiyorum....

ve keşke biraz daha inanarak söyleye bilsem! Umarım o son çerçeve hep boş kalır....


Son olarak;
Tüm Şehitlerimize Allah'tan tekrar tekrar Rahmet dilerim...

17 Ocak 2010 Pazar

limon

zor şartlarda üretilen fikirler, olağan koşullarda asla üretilmeyen, tamamen çelişik/garip fikirler olabilir.

***

çorbama limon sıkarkan ,limonun dış kabuğu elimde kalacak şekilde, içinin tamamı çorbaya düştü... aynı bir muz gibi soyuldu limon...
olağan değildi!!... çözüm üretmeliydim...
bir an için limonun içini çatalla delerek kaşıkla ezebileceğimi, böylelikle suyunu çorbaya akıtıp posasını çıkarta bileceğimi düşündüm. ama koşullar çoktan değişmişti ve o kadar kolay olmayacaktı...
limonu bir kaç çatal darbesiyle deldim.
ancak etli kısmının normalden sert olması sebebiyle kaşıkla ezmenin bir işe yaramadığını gördüm...
birden limonu ön dişlerimin arasına alıp sıka bileceğimi hayal ettim... kaşıkla çorbanın içerisinden bulduğum limonu ağzıma götürdüm... ancak bu kezde limonun çorbaya bulanmış olmasından ötürü, kaydı ve ağzıma gitti. refleksif olarak limonu dişlerimle sıktım... yoğun bir eşki( ve ya ekşi.. hangisi hala karıştırırım) tadı ağzımı esir aldı... ama hala limon suyu ile çorbayı birleştirememiştim. Bİrden; birkaç kaşık çorbayı ağzıma götürüp, ağzımda gezdirdikten sonra yoğun limon sulu çorbayı kaseye geri boşalta bilirim diye aklımdan geçirdim...

evet... ekşi sinir hücrelerini haddinden fazla uyarıyordu ve artık sağlıklı düşünemiyordum... son anda bunun iğrenç bir fikir olduğuna kanaat getirdim. zatende otelin restorannıda olduğum için daha da garip! bir durum ortaya çıkabilirdi. mevcut limon suyunu yuttum...
çorbam hala limonsuzdu...
son çare olarak limonu dilimin altınaalarak kıtlama usulünü çorbaya uygulaya bileceğimi düşündüm... ama yoğun ekşi tadına maruz kalmamdan ötürü sadece 5-6 kaşık dayana bildim ve limonu yuttum... çorbanın geri kalanını ise limonsuz içtim....

***

şimdi...
görmekteyiz ki... koşullar anlık olarak değiştiğinde, hedefe ulaşmak için düşünmeksizin (ya da az düşünerek) verilen kararlar; durumu, yeni kararlarla tadil etmemize neden olabilir... buna rağmen, istediğimizi yine de elde edemeye biliriz...

belkide kapkıp bir limon daha almalıdır ve olağan koşulların oluşturulmasına özen gösterilmelidir

ancak unutmayın!.. zor şartlarda üretilen fikirler sizin sivrilmenize ve öne çıkmanıza da yardımcı olacaktır....

Bkz: Çanakkale Savaşı...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Ela Nur


Sen doğduğunda Ela Nur… baban acemiydi… memleketin en acemi babası O’ydu, bundan eminiz. Ama annen daha profesyoneldi, bundan da eminiz :)… Hastaneye çiçek getirmiştik, yine bu tip durumları bilemeyişimizden olsa gerek, oturuşumuz ve kalkışlarımız da hep eğreti bir hali vardı. Yanlış hatırlamıyorsam bir hastaneye doğrudan yaptığım ilk bebek ziyaretimdi, zaten bizim gurubunda ilk bebeği sendin. Bu durumda bu guruba dahil olacak tüm çocukların ablası olacaksın. Bu değerli olsa gerek ...


Bi ara hastane de Ferdi ve Onur amcanla babana bakıp evlilik ve çocuk sahibi olma isteğimizi sorguladık :) Muhtemelen o sırada en profesyonelimiz ise sendin. Hani çocuksun ya daha… ha işte öyle yani, bir şey yapmana gerek yok ve çocuksun işte… daha ne olsun.


Ben şimdi uzaktayım, seni görmeyeli bayağı oldu. En son, Onur Amcan seni kucağında ordan oraya sürüklüyordu… zaten biz ne zaman bir araya gelsek senle oynayacağız artık.


Ben uzaktayım dedim ya… Çiftehan’dayım. Buraya tatile geleceksiniz. Baban ile Onur Amca’nın dalga geçtiği kümesimden en güzel yumurtaları toplayıp, sabah kahvaltısında sana yedireceğime söz veriyorum:). ‘’Böyle söz olur mu yaa!! ‘’ deme çam sakızı çoban armağanı demişler:) Zaten fiziksel sevgi gösterme konusunda yetersizliğim vardır benim… seni doyasıya kucağıma almayışımda biraz incitmeme isteği olduğu kadar, bu sevgiyi gösterememe şeyside vardır. Benim sevgi anlayışımda sözler, hediyeler, ve değer vermişlik vardır ancak.. ha bi de önemsemeler.


Bu yazı aslında, senin doğumunun gerçekleştiği hastanenin web sitesindeki, hoşgeldin sayfası için yazışmıştı; ancak biraz uzun bir hoşgeldin yazısı olduğu için sanırım, yetkililer yayınlamadılar:))... bende buray yazıyorum işte...

Her neyse, bak ne geldi aklıma…

Yılmaz Erdoğan, bir şiirinde ‘’işin zor kızım; hem büyüyecek, hem… bizi büyüteceksin’’ diyordu.

Seninde işin zor Ela Nur… hem büyüyecek… hem Anneni, ama daha çok Babanı büyüteceksin :))…


Sana güzellikler diliyorum hayatta... ve seni, çok güzel bir gelecek bekliyor, biliyorum.

Tekrar aramıza hoş geldin Ela Nur…



Sevgiler.

Seni seven İsmail Amcan/istak

11.01.2010

11 Ocak 2010 Pazartesi

emel

yılları yılı alınmayan ama almak için hep telaş edilen şeyler vardır hayatta. Çok uğraş, para, bilgi, ilgi falan ya da filan istemezken, insan o emelini gerçekleştirmemek ister gibi yaşar bazen.... valla olur böle şeyler.
küçükken, benim aklımda bir kaset vardı misal. ne zaman aklıma gelse ''alacam lan... bak gör alacam o kaseti''derdim... ufağız ya!!
lan, attı üstü bi tane kaset yani. en fazla ne kadar hayatın içerisindeki amaç rolünü biçebilirsin ki, bir kasete. sonra fark ettim ki müzik kültürüm yokmuş o zamanlar. üç-beş kuruşuda gidip kasete yatırmayı salaklık saymışım kendimce, ve alınmamış kaset. büyümüşüm bu sırada, ama kaset hep aklımda, onu alabilmek ise gözümde büyümüş, sanki yapılması çok zor bişey gibi.

yine böyle avare dolanırken taksimde/istiklalde, hiç aklımda yokken bir kasetçide, ''aaa! aradığım kaset'' diyip, alıvermişim . toplam 10 saniye...
hayat listesinde, yapılması gerekenlerin en üstünde unutulmuş bu emele tik atıvermişim.

kaseti alınırken... çocukluğuma ait hayaller o dükkanda bırakılmış.
şimdi diyorum....
keşke almasaydım o kaseti... en fazla ne kaybederdim...

10 Ocak 2010 Pazar

üçlemek


hahaha....
Önce Ankara'da evin önünden ayakkabım çalındı...
sonra çok yüksek bir kabiliyetle çay içerken kupamın içine telefonumu düşürüp telef etmeyi 'başardım'...

en sonuncusu,
belkide en güzeli ...
takımımın ceketini kaybettim. bir insan evlatı durmadan sırtında taşıdığı ceketi nasıl kaybeder? sorarım size... bi yerde mi unuttum, biri yanlışlıkla ceketimimi giydi, arabanın birinde mi unuttum.. valla bilmiyorum.

bir inanç gereği 'üçledik' diye bakıp avunsamda, ard arda yapılan salaklıklar diye düşünüyorum.

Acil!

demin yazıyı yayınladıktan sonra sabah işimin olmasından da ötürü yatayım dedim...
ama telefon çaldı.
gece 01 de çalan telefonlar pek hayra alamet değildir ya hani. tahmin ettim gibi çok sevimli değildi haber. otelde birisi rahatsızlanmış ve hastaneye gitmesi gerekiyormuş, kimsede yokmuş götürecek, babamı çağrıyorlar. tabi hayırlı evlat modunda görevi hemen üstlendim, babacığım yatsın diye.

hemen giyinip çıktım, ve otele gittim.
gittiğimde, bi tane adam eşomanı ile dolanıyor dışarda. daha rahatsız birini beklediğimden olsa gerek garipsedim.
öğrendik ki, abimizin sağlık problemi kaşınması imiş.
tabi bu da acil bir durum sayılsada ne kadar acildir bilemiyorum.
aldım pozantıya götürürken sohbet ettik. çok suratsız ve sevimsiz değilimdir... ama taktım.
yani adamın kendi arabası varmış ve neden kendi gitmemiş bilemiyorum.
karısı oteldeymiş ama kocasının kaşınma sorununu çok sallamamasından olsa gerek, kendisini görmedim bile.
neyse gittik...
tabi acil denilen yer çok sevimli yerler değil. biraz bekledikten sonra doktor baktı bana ve oturmamı falan söyledi. kısa bir tetkikten sonra adı yanlış hatırlamıyorsam avil olan bi iğne yaptı.
bu arada gelirken adamın kaşınma sıklığı yanlızca 2 dakika da bir oluyordu ki bu da çok demek değildir gibime geldi.
taktım ya kaşınmanın o kadar da 'acil' olmadığına... bi de abimiz eğer doktorun teşhis ve tedavisi yeterli olmaz ise adana ya giderim falan diyince?! daha da garipsedim.
sanırım kendisinin kaşınarak öleceğini falan sanıyordu...
her neyse... iğnenin tam etkisi için 10 dakka oyalandık ve bu süre zarfında kaşınma sıklığı yarı yarıya azaldı... tabi pür dikkat iziliyorum ben.
'azaldı, kaşınmıyorsun' dedim.. ikna olmadı. sonra doktor bu kez adının ne olduğunu sittin sene dursam hatırlayamacağım turuncu 40 ml bi iğne daha yaptı. 60 lığıda varmış ama yapmadı...
sonra ilacın etkisinin ortaya çıklması için doktorumuzun 'genlerin hatırlaması' başlıklı tezini dinledik... sağlık sektörünün sorunlarından dem vurdu... bu arada benim gözüm adamda tam 10 dakka hiç kaşınmadan durdu bu kez. sevindim tabi...
öyle olunca izin istedik...
yoksa doktor, cinayetimize sohbet süsü verecekti konuşmaktan.

vel hasıl; hastalık hastası bir adamla geçirilmiş bir, iki saatti.
artık yorgunluktan ölüyorum....

bul karayı, al parayı

el kadar kasaba diyip geçmemek gerekli...

burdan demir yolu, dere, E-90 hatta otoban geçiyor...
ayrıca askeriyenin tafiks hattı ve bi de petrol boru hattı var. tüm bunlar küçükcük bir vadide olunca zor oluyor tabi. hatta iki yıl önce sonraj makinesinin birisi hattı delmiş... :)
''hattı bulana oyuncak ayı falan mı veriyorlarmış'' dedim. kimse anlamadı.
tamam espiri bile sayılmaz ama, 50 cm lik bir hattı nasıl tuttura bilirsin ki?...
bi de istanbulda metro istasyonunun tavanını delmişlerdi.

bu arada dağdan mantar topluyorlar ara ara, itiraz etmeden yiyorum.
korkuyorum mantarı yedikten sonra; ama bişi de olmuyor genelde. gelecek, yeni gelişmelere gebe olabilir.

bir parayı ardarda atarsak, en çok kaç kez tura gelir, ki? bu soru nerden çıktı demeyin. mantardan ölme olasılığımla, sondaj yapılarak petrol boru hattını bulma olasılığının aynı olduğunu tahmin ediyorum. zira ikisinide yapan, buranın insanı :)

7 Ocak 2010 Perşembe

Adana - Ankara


en son yazıyının üstünden bir hafta geçmiş. son kullanma tarihi geçmiş yiyecekler gibi.
31 aralık günü saat 16.00 da telefon geldi.

'' deyzeoğlu, benim araba niğde'den geliyor, istersen sende gel ankara'ya''
dedi, deyzeoğlu...
sanki yılbaşı için bir eğlence çıkmasını son ana kadar beklemişim gibi, hiç düşünmeden önce ulukışla'ya, ordan niğdeye oradan da ankara'ya geçtim. saat 23 de ankara da kuzen dicle'nin emek'teki evini elimle koymuş gibi bulunca, kendimle gururduydum. bi annenin evladıyla gurur duyması kadar tek taraflı bişeydi bu.
onlar içinde güzel bir suprizdi ... ama! iki kişilik dev bir organizasyondu onlarınkisi... balonlar, ışıkları bile olan bir ağaç, duvarda 2010 yazısı, dileklerimizi yazacağımız küçük keseler vs...vs.. aslında çoğu bizim kültüre teğet geçen, ama bi o kadarda hoş detaylardı :) dicle ve duygu ile hiç program yapmaksınız 3 kişi ile memleketin en eğlenceli yılbaşlarından birini geçirdik. 1 ocak ğın ilk saatlerinde duygu'nun doğum günü pastasını kestik. hediye getirmemiş olmamı daha sonra yine bir suprizle telafi edecektim.

sonra atladık arabaya, gece 2.30 da kısmen tanıdığımız ve içinde yeni tanıştığımız 8 kişi ile bir araya gelerek, yine gecenin en farklı tombala birlikteliğini oluşturduk. bizi görenler, o geceyi günler öncesinden programlanmış sanırlardı. işte hayat bu kadar iyiydi bazen.

sonra bunu, ankara'da geçen bir birinden güzel üç gün izledi...
ama herşey bu kadar iyi gitmedi... geleceğim gün henüz yeni alınmış ayakkabım çalındı, kapının önünden. bunada çok güldük nedense. :)...

çiftehan a döndüm, koşuşturma ve yeni insanlarla tanışma telaşı devam etti. burdaki lakabım 'mimar' olarak hafızalara kazınmasına ise ramak kaldı. ismi sallayan yok anlayacağınız.

ve dün gece... kitap okurken
telefon çaldı... çay fincanımı ve kitabı masaya bırakıp telefona uzandım. telefon elimden kayıp çay dolu kupanın içine düştü. normal zamanda 'bu telefonu bu fincana sığdırın' deseniz... zorlanmanız muhtemelken.... daha 18 taksitten yanlız 1.sini ödediğim.. kamerası, interneti, zartu zurtu olan ve fiyatı 100 tl nin çok çok üzerinde olan ilk telefonumu, bir sıvının içine düşürmeyi ''başardım''.. o telefon özel olarak uğraşılsa bile o kupaya sığmazdı :)...
evet gülüyorum...
çünkü...
yine üşenmeyip sabah sabah kvk servisene, taaa adana'ya telefonumu yetiştirmeme rağmen... kvk dan
''telefonunuzun tamiri ekonomik olarak mümkün değildir'' mesajı geldi... anlayacağınız 2010 u bi yana bırakın, 2011 de bile bu telefonun taksitlerini ödüyor olacağım... ama artık telefonum yok. yine eski nokia 11 00 telefonuma dönemeyi düşünüyorum.
''cana geleceğine mala gelsin'' diyerek... çay içmeyi ve telefona aynı anda bakamama beceriksizliğimi, hatta salaklığımı perdelemeye çalışıyorum artık, yapacak bişi yok.

ve ben artık bankadaki son paramı harcadığımı zannediyorum. mezun olduğumdan bu yana bıraktığım ''baba parası ile yaşayan evlat'' tipine geçmeme ramak kaldı.
***
***

tüm bunları niye anlattım...
aslında fazlasıyla iyi gidiyor herşey. ama herşeyin iyi gitmesi birilerine batıyormuş gibi... en can sıkıcı şeylerde beni buluyor son bi haftadır.
biri fena dalga geçiyor ya!
du bakalım.

30 Aralık 2009 Çarşamba

saat 20:09 dan, 20:10 a geçerken ki son saniyenin işlevi ile 2009 dan 2010 yılına geçerkenki son saniyenin karakteristik yapısı tamamen aynı iken, işlevleri çok farklıdır...
biri sadece dakika değiştirirken... diğeri yılı değiştirir.

ilginç yani ...

traş

Biri sevecekse sizi, o kişi mahalle berberi olmalıdır. Mahalle berberi gaddardır, az düşünmeye programlı bir yapısı vardır. Aslında az düşünen genelde eli yeni makas tutmaya başlayan çırağıdır. Ve bu çırak, sen küçükken, büyük abileri ve amcaları traş etmeden önce, sende atar acemiliğini. Tahta bir taburenin üstünde, elinde 'klik klik klik' diye ses çıkartan üç numara makinesi ile traş eder.
Bir vitrindeymiş gibi camın dışarıya en hakim noktasına oturtulursun. O sırada berberde ve 8 yaşında olmanın tüm acemiliği iliklerine kadar hissedersin... daha karşı cinse karşı kullanmayı akıl dahi edemediğin saçların birazdan '3 numaraya' kesilecektir. '3 numara' nın , saçının her yerini 3 mm boyunda kısaltmak olduğunu anlamana ise, daha yıllar vardır.

Ve aptal berber en olmadık yerden başlar, alnının tam ortasından.
Yukarı doğru makineyi sürükler
'klik kilik klik'....
buna küçükken 'tren yolu' derlerdi... kendine aynada bakıp, bu maymun halinden, her yeni 'klik klik darbesiyle' kurtulacağını bilsende... bir kaç dakika buna katlanman gerektiğini de bilirsin...

''hadi be adam çabuk bitir''

Tam o sırada... yine küçük olmanın verdiği salaklıktan dolayı anlayamadığın ve birazda mavi önlüğün gölgesinde kalmış sınıfın güzel ve zeki kızı 'vitrinin' önünden geçer. Yanında da biri vardır. Sanki kafanın tam ortasındaki 'tren yolunu' onun görmesi yetmezmiş gibi mahalleden de birini takmış, karşına geçmiştir. Tabureye gömülsende, teşhir standı gibi bir yerdesindir ve artık çok geçtir... Sadece açı bir tebessüm gösterirsin. Onlarsa zevkle kıkırdıyordur.

Yarın tüm sınıftaki en popüler olay senin o anının tarifidir.
'lan sınıftaki tüm erkekler aynı berberde bu şekilde traş oluyor ki' desende, boşunadır.

Evet, herkes öyle traş olur; ama kimse sınıftaki adını bile unuttuğun dünya güzeline yakalanmamıştır.