17 Kasım 2010 Çarşamba

Kurbanlık


Çizimin adı 'kurbanlık'... neden bilmem, geçen senede bişeyler çizmiştim sanki... az biraz karikatür havası vardı... bunda yok...
her neyse...
iyi bayramlar herkese...

16 Kasım 2010 Salı

Bir telefon çalar

hiç yeri değil ama telefonum çalıntı/kayboldu... sadece 6-7 dakikada...
...
biliyor musun blog son bir kaç yıldır fark ettim ki kurban bayramları hiç ama hiç sevimli haberlerle geçmiyor. yani tabi ki bunu kendi hayatım için hurafeye döndermem gerekmiyor, ancak şu anda telefonsuz olmam çok acı... bir sürü iş aksamış durumda ve tabiki kayıtlı numaralar....
lan (yazar burda sinirlenir) biliyon işte, herkes bu tip durumlardan müzdarip.... telefonu naparsan yap, ama o numaralara ihtiyacım var işte.. kartı bari bi şekilde bana ulaştır... el kadar bi kasabadasın ve kaç kişinin bu kadar foksiyonlu telefonu var ki... biraz uğraşsan benim olduğunu anlarsın... kim ne yapsın mail gelen telefonu sanki burda... hem ben aldımda ne oldu... ver bana rehberimi gerisi senin olsun... de mi ama...

ha bide... daha kötüsü taksitlerinin bitimine 6 ay var... gidip hepsini bi kerede yatırmayı planlıyorum. yoksa onca zaman canımı sıkacaktır.
sonrada gidip başka bir model bulmalı... bakmalı.... etmeli.... vs...
bi ara telefonm yok diye, sonra oldu değiştiremiyorum diye... daha sonraları şantiyede 'adiliği' sebebiyle dalga geçtikleri için... şimdide bu garip durum yüzünden canım sıkılıyor...
cep telefonlarından nefret ediyorum!!!

4 Kasım 2010 Perşembe

Mutluluk Sızıntısı...


Elbette, çatlak bir ''testi içindekini sızdırır''...

Mutlulukta böyledir... ve insan, ancak içindekini dışa vurmakla ömrünü geçirir...

Örneğin; bir evde/kişide mutluluk varsa... kapıdan çıkar, pencereden düşer, olmadı bacadan sızar...
ama illa ki o şeyi görür, hissedersiniz...

(ya da tam tersi)

sevgiler...

3 Ekim 2010 Pazar

keskin

öyle yaşam dolu oluyorum ki bazen, sanki dünyayı benden daha lezzetli yaşan yok gibi geliyor. nadirende tam tersi...
ama; ' hayat ancak bir dengeden ibarettir' sözüm geliyor aklıma...
bu da bana iyi olan zamanlarıma nazaran, kötü geçen anlarımın daha 'keskin' olduğu izlenime kapılmama sebep oluyor.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Kan ve Doktor - Yasal Ölüm


Ameliyathanedeki ruhum için, kan vermeyi beklerken...
koridora çökmüş halde...amniyon sıvısı içinde yüzen bir bebek gibi .. ağır hastane havasını zorla doldurup boşaltıyorum ciğerlerime...

Doktor beliriyor kapıda aniden. O anda, yere düşmüş büyük, kalın bir düğme görüyorum... birden ayağa kalkınca, başım dönüyor. Derin zihinsel buğulu bir girdaba dalıyorum adeta. Bu kadar abartılı bir düğmenin hastanede ne işi olabilir diye düşünürken... alt katın üst kata bu düğmeyle tutturulduğunu hayalediyorum...

işte geldi zamanı ...aylardır ...yıllardır geçen bu garip hal, çok şükür birazdan biti verecek...
***

İçeri girip ..sedyeye yatıyorum... ...köşedeki bir sephada kan verenlere ikram edilen kekler ... bugün hiç birini yiyemeceğim... biraz ötede, cam da, bir sinek dışarı uçma sevdasıyla vızıldıyor... eminim, aynı sinek soğukdan buraya sığınmıştı... peki neydi? şimdi tekrar buralardan kurtulma çabası... tam bunu anlamaya çalışırken ... iğnenin sızısını duyuyorum....

göz göze geliyoruz...
güzel gözlüklü... güzel doktor... son gördüğüm gözler senin...
giderken diyi versem sana bütün gizlerimi, ne olur?
..
..

ama olmaz ....
basketboldaki 'timing' hatasının benzeri olurdu bu... ya da, 'bad timing'
***

kan vermenin yasallığındaki ünite ünite ölüm bu...
''çok değil doktor ...biraz geç kalsanız ...kafi...'' diyorum.
doktor beni kırmıyor...
kapıyı kapatıp gidiyor...

zaman aleyhime geçiyor...
700 gramdan sonra, önce midem bulanıyor, başım dönüyor.... sonrası biraz karanlık....
daha sonrası yok...

her lezzetin sonu bu.....
..
..
ahh doktor...

13 Eylül 2010 Pazartesi

TÜRKLER UÇUYOOO





bir anne anısı...

sevinçten yerimizde duramıyorduk... annem maç boyunca ki gürültüde uyumayı başarsada.... çığlıklarımıza dayanamadı ve uyandı...
maçı kazanmıştık...
televizyondan final maçının ABD ile Türkiye'nin oynayacağını duydu ve tedirgin olur.

yaşanan dialog şöyledir...

annem : nerde oynanacak maç?
istak : istanbulda annneee... istanbuldaaaa...
annem : ne zaman?
istak : yarın akşammm... vaoouuvvv... ufff
(oğul yerinde duramamaktadır)
annem : ee amerikalılar nasıl yetişecek ya maça, ordanağrı...
istak : ??!!!!!??!!
:annee bi dur! allaasenn...
....
...
..
:))... :))

11 Eylül 2010 Cumartesi

ramazan bayramının ikinci günü ...

bloglarını bir dizi formatında yazan insanlar biliyorum... önceden olsa çok çok takip ederdim. oysa artık çok sevdiğim kişilerin bile blog takibini yapmıyorum. hayatta herşeye yetişmek gibi bir telaşı olmamı belki insanların. özellikle bir şeye yoğunlaşan insanların başka şeyleri ıskaladığını ve ya daha az becere bildiğini düşünürüm hep.
hergün sevgiliyle saatlerce konuşmak örneğin. zor ve gereksizdir bi yerde. gerçi zor olması gerekmez ama yinede yanlış bir şeyler varmış gibi gelir. bu teoremi destekleyen veriler sunmak istemiyorum. saat gecenin 2 si... mecalim yok...
***

kız kardeşim geldi istanbuldan... :) süpriz yaptılar bize... saatlerce yoldan, istanbul'dan geldiler. burda yaklaşık 30 saat kaldılar ve bi kaç saat sonra çıkacaklar yola...
onlarla beraber herkes geldi memlekete... memlekette olmanın iyi yanı, senin sabit durup başkalarının buraya gelmesi sanırım. tüm kuzenler burda... hotelden yeni geldim eve... langırt oynadık deyzeoğulları ile... bir gömlek, bir de galatasaray forması kazandım :)... alacaklarını sanmıyorum ama olsun... kazanmak güzel.
eve gelince gördüm ki annem uyumamış... anneleri anlamak zor... zamansız uyurlar. bazen yemek yemezler, hasta olunması gereken herşeyi yapıp nezle bile olmadan ortaya çıkarlar... robocup gibi bişeye dönerler...
gece gece başka şeylerde yaptım...
hep aklımda olan şeyleri ...

bir bloga mesaj yazdım, hatır sordum... cevap beklemeden, iyi dileklerde bulundum...
bir arkadaşa mail attım, bir yanlış anlamayı ber taraf etmek için sanırım...
bi başkasına mesaj attım...
hepsi ayrı ruh hallerinin ürünüydü. kendimi yorgun hissediyorum.

haa... yarın langırt turnuvası var otelde... deyzeoğlu takım olarak bulunalım diyor... kazanana otelin SPA bölümünde masaj hediye edilecekmiş...:) bakalım..
her neyse...
bugün bayramın ikinci günü....
herkese iyi bayramlar...

8 Eylül 2010 Çarşamba

şikayet...

bir su kanalı geçer bizim beldenin içinden.

aylar önce vatandaşın birisi bu kanalın beton su kanalına dönüştürülmesi için dilekçe verdi. bu dilekçeye cevaben bunun, 'belediyenin işi olmadığını, hatta böyle bir iş yapılmasının gerekli olmadığı' yönünde basit bir dilekçe ile tabiri caizse savuşturduk.
(burda savuşturduk kelimesi yanlış, biliyorum ama... adamın talebi çok alakasızdı)

bu yetmedi abimize. önce Niğde DSİ il müdürlüğüne şikayet etti. ordan geldiler konuştuk ve talebin gereksizliği konusunda anlaşıp yeniden cevap yazdık.

bununla da yetinmedi 'bimer' denilen başbakanlık şikayet hattına başvuruda bulundu. ki bu başvuru tüm devletin başımıza toplanmasına yetti. kaymakamlık üzerinden talebine yine olumsuz cevap yazdık. bu cevap çok daha yumuşaktı tabi ki.

veee abimiz yine yetinmedi. şu anda elimde belki yüz elli tane imzalı talep var. üşenmeden bir dolu imza toplamış. sürecin sonunu bende merak eder haldeyim.

burda çok iyi bir yön var. vatandaşın belediyeyi hakkaten denetliyor olması. yani adamın bana/belediyeye sıkıntı verdiği açık, ama olsun :) onun sayesinde de bir sürü şeyi bende bi yandan öğreniyorum.

tüm bu yaşananlar gerçeği değiştirmiyor. ne belediyenin adamı ne de parası var böyle bir işi yapmaya...

hadi hayırlısı bakalım...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

her insan sıradandır. olağanca basit...
çabalarımızın bir kısmı, işte bu basitliği inkar etmek içindir.

oysa herkes, dünyada hemen hemen aynı hacmi kaplar.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Gıcırdayan çocukluk...

hayat çocukluktaki benzer tercihlerle ilerlemiyordu... kalemin ucunun kırılması ağlama sebebiyken; kokulu bir silgi, o hiç bir yerde duyulmayan aromalı tadı ile hafızalara kazına biliyordu... nefretlerin ve korkuların saman alevi tadındaydı... umursanmıyordu herşey dibine kadar. bir ağlayıp bir güle biliyordu insan... bu ikisinin tamamen farklı şey olduğunu bile bilmeden.

örneğin; adını takmıyordu kafasına. ha osmandı, ha hüseyin... garip beklentileri yoktu...
'dan!' diye söylenirdi gerçekler. 'ahmet baban öldü mü senin' diyi vermek, ancak çocuğa kolay gelen bir fiildi ...

fiziksel gerekliliği tartışılan kavramlar vardı. aşk gibi.... sevgi gibi... küsmek gibi...
tam olarak bir yere oturtulamamıştı bunlar. zamanla, daha çok karşı cinsin gülümsemesine ve ya nerfetiyle ilişkilendirilecek olan garip bir haldi bu. elindeki yapboz parçasını bir yere oturtamıyordu.

matematik yoktu henüz... en basit ihtiyaçların bir biri ile ilişkisinden çıkacak onlarca yeni hal olacaktı hayatında. çözmek hiç bir şeyi de bitirmeyecekti. türev almak gibiydi. her alınan türev yeni alıncak türevleri daha daha zor kılacaktı.

hayatı yaşamak ile öğrenmek aynı anda oldu.
herşeye rağmen farklı bir deneyimdi....

11 Ağustos 2010 Çarşamba

HAYIRLI RAMAZANLAR...



Bir bitkinin varoluşundaki gereklilik esasında; yeşil olmak varsa...

istak

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Yorgan....

Bizim deyzeoğlu evleniyor... annemin görevi bir teyze olarak kardeşinin düğününüe fiziksel katkıda bulunmak tabiki.
bu annem kişisi... sanırım yıllardır onlarca kişiyi evlendirmiş durumda. bundan geri duracak değil elbette. birincil görevi ise ceviz hazırlamak. dün itibariyle memlekete gidip bir dolu el işi getirmiş. içlerinden birisi el işi sırıtılmış bir yorgan. yorgana verilen para ile yatak dahil hatta bazası dahil tam techizatlı bir oda takımı alabilirsiniz gibi geldi bana.

peki soru şu... anneler neden hala böyle şeyler yapıyor. tam bir cevabı yok tabiki. çünkü onlar anne diyip geçilesi bi cevap.
çok övdü yorganı, banada yaptıracağı konusunda sözler bile verdi. gereksiz olduğu konusunda bir nafile çabaya bile tutuştum sabah sabah, ama... ıhh ıhh!!

Ülke iç ekonomisine doğrudan katkıda bulunacak annelerin özlemini çekiyorum :)

Ankara'da Olmak

Devletle iç içe olarak; kanunları, binaları, kurumları harflerle ifade etmek demektir.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bakanlık Önü


Artık gri olmasın diye renklendirilmiş Ankaradaki resmi binalar. Bir bakanlığın arazisine/bahçesine girmenin o kadar kolay olmadığı bir gün.

Sünger gibi bir emip, bir bırakıyorum hayatı, iğrenç olan ise bu değil. Sünger için iğrenç olan; aynı suyu devir daim etmek... kusmak ve içmek...
kırmızılar sinmiş elime, kan gibi...

Memleketimin sorunları için belkide tam da şu an... bir siyasi olmalıydım, daha güçlü.
(İçişleri Bakanlığı, batı kapısında beklerken)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

kadeh


Şarap kadehinin, enteresan, garip bir erotik yanı olduğunu düşünüyorum nedense?

saçmalık bu...
ankaradayım...
evet hava yine sıcak... ama seminer gördüğünüz yer 2. bodrum katında olmasının avantajlı..
en güzelide kızılayın orta yerinde olması otelinizin...
devletin imkanlarını neredeyse hiç kullanmadım hayatımda... belediyede çalışmaya başladığım şu yeni dönemde mobilyalarımı ve bilgisayarımı bile kendim aldım... burda üniversitedeki aldığım harç kredisini ayrı tutmak isterdim ama devlet onu zaten geri aldı bile :)... şu anda belediyeler birliğinin bu derece yüksek düzeyde ve m asraflı bir eğitimini almamı süpriz gibi görüyorum nedense...

bazen dışardan destek görülebilir demek ki...
***
bi kaç güzel daha var ankara da ...
kızılayda nargile güzel...
kuzenler güzel...
dostlarla aynı şehirde olmak güzel...

9 Temmuz 2010 Cuma

böyle kocaman falan hemde.

yani yazacak pek bişey yok gibi blog ama sırf iş olsun diye yazayım artık dedim...
valla... bak öyle...
yani herşeyi yaşıyor insanda, kimisi daha iyi anlata biliyor, maklüm...

facebook u açtım mesela demin... aylardır kapalıydı, dondurmuştum (yada ben öyle hatırlıyorum) son iletim bilir ne zaman... face'in boş bişey olduğu konusunda çokca elle tutulur konu başlıklarım var; ama hiç girmeyeceğim... lakin değinmeden edemeyeceğim şu ki... 'dürt' diye bir bölüm var , gerçek hayatta hiç bir karşılığı yok sanki... aslında yavan bir 'meraba' gibi bişey desekte öyle değil...
kelime olarakta çok itici...
neyse, dünyadan bi haber kalmama adına face'min biraz açık kalması konusunda kendime salıkveriyorum...
*
bu arada dünyadan haberler... finalin adı ispanya-hollanda... 'biz yokuz kim oynarsa oynasın'' diyip diyip çeyrek final ve yarı final maçlarını takip etmeye çalışan ben.. kendimle düşdüğüm bu ikilemden dolayı ayrıca gıcık oldum kendime...
**
bi de seminr var haftaya ankarada... toplam 12 gün ve bu, işimden 12 gün ayrı kalmam demek olsada öyle olmuyor.
niye?
çünkü belediye de adam az olunca her iş bize bakıyor... sanırım hafta içi bi kaç gün kaçıp kaçıp geleceğim çiftehan'a... ha bi de hafta sonları gelirim gibi... bekle beni tren koltuklarında uyandığım sabahlar
***
aaa! laf lafı açıyor... blog senle konuşsak olur gibi belki... belkide eski performansımı bilem yakalaya bilirim...
müfettiş geldi belediyeye hemde 12 seneden sonra.. :)
evet .evet .... beni buldu müfettiş
ama anlattığım şeylerden etkilendi ve hiç memurluk geçmişim olmadığı için beni azat etti galiba... teftiş, mulakat tadında geçti... toplam 15 dakika falan :)
biraz saçma ama asıl hedef yanlış insanı yakalamak olduğu için zaten benle işi yok...
''çiftehan şöyle iyi olacak.. böyle güzel şeyler yapacaz'' diyince saolsun anlayış gösterdi ... 'zaten sende yeni gelmişin geçmişle ilgili ne sora bilirim ki' diyince...olay bitti...

bide pazar günü piknik yapıyoz ... bakim nasıl geçedcek.....
..
ha bi de 100 kiloyu geçiyom diye beni paraşüt kursuna almadı talas belediyesi :)....
lann, herkes 100 kiloyu geçebilir yani... bu bi hastalık değil ki beni dışlıyonuz...
de mi ama...
böyle işte blog... hayat acayip bi şekilde ilerliyor...

hayat boş zaten blog... sen tabi kodlardan falan oluşunca olaya teknik baka bilirsin ama öyle değil yani... insan için hedef belli...
iyi ye..
iyi şeyler gör...
iyi insanlar olsun çevrende...
iyi düşün...
iyi olanı hep ara bul ve hayatını onlarla donat ... gerisi kolay...
çobanda olsan en kaliteli yaşayan sen olursun
valla bak...

hayatın sırrı değilsede.. bu böyle...
seviyorum seni blog...
böyle kocaman falan hemde...

eklenti: okuldaki iki derside verdim blog... hiç tebrik etmiyon...ayıp valla....
bekle beni yeni dönem

30 Haziran 2010 Çarşamba

buruşuk gömlek

okuldan eve gelince, özellikle lisedeyken, o beyaz, ütülü okul gömleğini çıkartıp buruş buruş olacak şekilde bi yerlere atmak adetimdi ... severdim bunu.

sanki hiç sabah olmayacak, hiç o gömleğe ihtiyaç duyulmayacak, o buruşukluk hiç can sıkmayacak gibi...
ama sabahleyin o gömleği bulur giyerdim, sinirle.

sonuçta sabahlar oldu... hatta tüm okullar bitti... o gömleğe hep ihtiyaç duydum...hep canımı sıktı buruşuk gömlekler...

ama bugün... işten gelince gömleğimi paçavra gibi atınca anladım, insanın huyu pekte değişen bişey değil...

29 Haziran 2010 Salı

ilk gün...


''deniz kıyısında bir martı ile konuşurken görüyormuş dostlarım beni sürekli'' diye başlar
volkan konak'ın bir şiiri...
devamı ise bir anneye, karadenize ve yer yer sevgiliye duyulan karşık bir sitemi barındırır...
***

sabır ilginç bişeydir arkadaş... öylece beklemek insanın sinirlerini bozar önce, kontrolü kaybetmeye başlarsınız. yaptıklarınız sizin yaptıklarınız değildir çoğu zaman ve dikkatiniz dağılır.
ve beklemek ne demektir... bir gereklilik mi yoksa kendinden verilen bir ödün mü?

Örneğin bir ağaçta olgunlaşan meyveyi -mesela elmayı elma yapan- biraz sabırken, tüm bu sabrın sonunda iyi bir elma yiyeceğinizin bi garantisi de yoktur. elmanın içine kurt girmiş olabilir, soğuk vurmuş olabilir, tadını bozan herhangi bişey olmuş olabilir yada ne bileyim son gün toplamadan hemen önce dolu yağabilir...
beklemek bi yerde tehlikelidir. boşa bir çabanın göstergesidir beklide....
tüm buna rağmen beklersiniz... hayatta her zaman bunu yapmaya mecbursunuzdur. doğa buna alışıktır ve bu kuralların istisnası da yoktur. yumurta 21 günde civciv olur. 19 da değil. ama iyi bi yanıda vardır ki 23 günde sürmez. yani kurallar bizi yönetirler, biz farkında bile olmadan.

hayat herşeyi size vermeye hazır...

ama sizin sabrınız var mı...
***
bugün... tamda bugün.... ilk gün...
hayırlı olsun...

20 Haziran 2010 Pazar

Ama ne zaman?

Devrimler can alan dönemlerdir. birileri ölür, dünya değişir.
bu tarihin mürekkebinin kandan olmasıyla mı alakalıdır, yoksa tarihi kanla yazanlar daha da okunur bir geçmiş mi emanet eder de, biz bu kırılmaları okumakta zorlanmayız.

Ülkem ve milletim ,belkide her millet gibi, acılar çekti. Şimdiler de satır aralarına sıkışmış 'vatan saolsun'larımız var. kim öğretti bu kısa cümleyi ve biz neden bu kadar çabuk öğrendik?.... ya da yine hamurumuzda mı vardı? Bu yarı gurur içeren ,ama dışardan bakılınca birazda boş olan tarzımızda...

Bir zar atar gibi yaşarken... o istediğimiz 6 sayısı acaba yok mu bu zarda. ne yapsak olmuyor, bir daha bir daha denerken bişeyleri... hep aynı biraz buruk, biraz gururlu, biraz ilginç, acınası, belki manasız olan kabullenmişlikler...
***
bi yerden sonra insan nefes alıp vermesini bile sorgulayabilir zindanda... neden, kesmediğini bileklerini, neden bir yolunu bulup bir ip edinmediğini...

Esaret Bedeli'ndeki gibi, bir gece ansızın kaçıp kurtulacak mıyız bu zindanlardan... yoksa bitecek mi bu hiç bitmeyecek gibi duran ruhsal ızdarap hali, hapis hali... bu sırada, çaresizliğin bile birilerinin ekmeğine yağ sürüyor olmasıda kötü tabi ki.

ne önemi var Ölmüşlerimiz için tiyatroların... güzel, yeni çekilmiş bir reklam filminin, memleketinde olgunlaşmaya durmuş kirazın, elmanın ya da bir yıldız yağmuru görselliğinin...

ölmekte değil hani, asıl sorun.... daha çok, adam gibi sebeplerle ölmek istiyor insan ve de bunun bir sonu gelsin diye düşünüyor...
ama ne zaman... nasıl???

17 Haziran 2010 Perşembe

kader

seninle tanışamayışımızın birinci yıl dönümü...

ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım...
kaderin, tasarladığı şeyleri gerçekleştirirken enerji harcamaması, onun için ne büyük bir avantaj! ...


13 Haziran 2010 Pazar

Belediye Anansu Tadında Hatırlatma....

bu hafta içerisinde ciddi bir çalışma yaparak, iki dersine ait ödevlerini teslim edemez isen- zor şartlar altında devam ederek- dönem sonuna getirmeyi başardığın derslerinden kalacaksın...

önemle duyurulur...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Adı, Selami Olan Bir Üçgen Hayaledin...


Evet...
tamda öyle bi şey hayal edin...sonra sıkılmadan, adı Nurten olan bir daire... (elbette yuvarlak hatlara sahip olmak bir bayanın hakkı olacaktır)
bunların varlığında, birleşiminde var olan ara kesitler olsun...
annesinin eğri kısımlarını, babasının çizgiselliğini taşıyan bir çocuk.... Osman mesela... ya da Hatice gibi bişey olsun...

ve biz eşitlik, doğruluk gibi ya da kıymet verme gibi bişeyi öğrenelim... o geometrilerin adı, A üçgeni ve ya C dairesi olmasın, bir kimliği olsun...
***

işte insanda belki Adem ile Havvadan bu yana gelen ve içinde saf geometrilerin bozulması ile -yani ara kesitlerin varlığı ile- durmadan değişmiş kişileriz biz..artık hiç birimiz gerçek bir daireyi ya da kareyi andırmıyoruz... amorfuz belki...
isim vermiyoruz artık... 'şoo çocuk'.. 'bizim çoban' şeklinde, bu amorfluktan gelen kimliksiz çağırmalar var hayatlarımızda...

***
saf olan... net olan... kimliği olan insanlar hayal ediyorum...
ve ben
amorf olan her yanımı kesmeye hazır biri olarak... kare olmak istiyorum...
...
adı ismail olan bir kare hayal edin... her yerde kullana bileceğiniz...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

ACI...


Fikirleri değerli olanlar , yani gerçek söz sahipleri; ancak, gerçek çözümler üretenlerdir.

Değerli insanlar bir sorun ile karşılaştığında diğerlerine göre fark yaratırlar. Bu da fiiliyatın gerekliliğidir. Aynı, başarılı bir komutanın savaşta kendini göstermesi ya da bir maraton koşucusunun gerçek bir maratonda rekorlar kırması gibidir.

Her ne kadar sıradanda olsa... tohumların toprağı yırtması ayrı ayrı bir başarıdır. Siz bilir misiniz ki, bir çok tohum toprağı yaramadan yok olup gider.
İşte insanda bir şeyleri yaparken, fikirler üretirken, yokluklara direnirken, azmederken, arzu ederken, sistemi çalıştırmaya çabalarken, savaşırken... yani toprağı yarmak için uğraşırken, çevresinde bir sürü koşuşmuş tohum görmeye mecburdur, hatta mahkumdur.

Bu ne büyük bi gurur... aynı anda, ne büyük bir acıdır.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Gökyüzünde El İzlerim...


yeni yağmıştı yağmur, temizdi gökyüzü...
bir yıldız kaydı tutmaya çalıştım...
gökyüzünde el izlerim...
..
..
galiba?...
annem yine kızacak...


istak

21 Nisan 2010 Çarşamba

annem evde yok!!...


annenin evde olmaması durumu vardır...
bulaşık... çamaşır... odanın toplanması gibi şeyler elinize bakacaktır elbet... bura kadar bişi yok hacı..
daha basit şeylerdir problem.. yani sorunları sıraya koyup çözerken, atlanan ufak işler, soradan problem olur.

bunların en önemlisi biriken ve yıkanan çamaşırlar içinde kuruyan çorapların eşlenmesidir. sabah bütün yapılması gereken şeylerden sonra... çok az zamanınnız kalmıştır, evden çıkmak için... bi anda... ansızın.... çamaşır leğenin yanında bulursunuz kendinizi... basitcçedir... sadece bir çorap alıp gideceksinizdir. lakin, öyle olmaz... envai çeşit çorabın içinden eşlertirme yapmak, bu son anın işi değildir.

bakar...

bakar... bakarsın... tüm çorapların koyu renk olması apayrı bi sorundur.
seçer giyersiniz...

veee...
hiç umursamadığınız bi anda biri çorabınızı görür..
'' aaaa.. yanlış giymişsin' der...
hakkaten bakarsınız... sanki biri çorabın bi teki 256siyah gibi, dururken diğeri 258siyah... gibi durur...
bu nasıl fark edilmiştir başkası tarafından .... ve gerçekten düşman ayağa mı bakardır?...
hatta bi anda dalar ''neden düşman ayağa bakar ki...'' dersiniz...

annenizi özlersiniz... sonra bu özlemi çorap kavramına bağlamanızdan ötürü... kendinizden de soğursunuz...
insan hep çıkar ilişkisimi gözler sorusu gelir akla...
sonra bi çay daha istenir...

18 Nisan 2010 Pazar

BULUT MAKİNESİ


Hammadde temini....
Kütük haline getirme...
Pofuduklama...
Elektrik yüklenmesi...
Suya doyurma...
Birleştirme....

13 Nisan 2010 Salı

Puf Çiçeği...


Hayat, bazen çok hızlı değişir.


Ayro'ya ithafen :))

9 Nisan 2010 Cuma

Gözlemsel Aşk


Sürtünme kuvvetini ihmal edemiyorsak....
Makaralara henüz çalışmayıp, zaten de aslında sınava seneye gireceksek...
Sabit makaraların gıcık yanlarını keşfetmemişsek...


hiç ama hiç farketmez... aşk belkide mekanik bir olgudur...ve bu yüzden herkes çözemiyor...

3 Nisan 2010 Cumartesi

Topal Civciv...


yazılarımın kısmen takip edildiğimi var sayarak, en son basit bir kuluçka makinesi yaptığımı biliyoruz... evet buraya kadar bişi yok
burada son çıkan civcivlerden bahsetmeyecektim...
yani bu çocuğunda tüm işi gücü bu zannedilmesin diyerekten. ama şu resimlerdeki civcivler tam bir vehamet...

olay kısaca şöyle oldu. yeni yumurtadan çıkan civcivler tamamen korumasız ve aciz oluyorlar, malüm.. ama bişey daha var. o da kemik yapılarının oturmamış olmalarını. yumurtadan çıktıktan sonra bi süre yanlız kalması gereken civcivleri ısınsınlar diye, yan yana koymayı marifet saydım... üst üste lambanın yanında bekleşen civcivlerden şu ikisinin ayak kemikleri yanlış kaynamış durumda :S.. :(...
yauvv!... insanın bu kadar zoruna gider mi yahu...
hayır bide böyle bi şeye sebep olmanın üzüntüsü var.

annemle bir birimize bakın, ne yapmalıyız? dedim... yani böyle mi büyüyecek, yoksa acımı çekiyorlar dedim, korkarak ...
napacaz ismail ... sokağa atacak değiliz... diyip çıkıştı... kendimi kötü ve ahlaksız bir ebeveyn gibi hissetmemde buna eklendi, anlayacağınız...

işin en ilginç yanı, bu iki sıpanın diğerleri yanında çok daha sevimli görünmesi... :S sanki hiç biri yokmuşta, bu ikisi varmış gibi... demek, dedim... Allah bunların sevgisini ayrı veriyor...
velhasılı eğer bu civcivler sağ salim büyürse iki tane topar tavuğumuz/horozumuz olacak...
hayatınızda bu kadar sevimli topallık görmediğinize de bahse girerim...
***
onun dışında hayat burda giderek dahada hareketleniyor. bu yazıda, başlığa saygı duyarak, başka bişey eklemlendirmek istemiyorum....

30 Mart 2010 Salı

Hayatın Madikatması Durumu

1,2,3,5,7,11,13,17,2486,16,29,31,37

***
...
...
...
Hayata dair kural bilmem kaç:

Hayat, herşey yolunda giderken sırf iş olsun diye, yolunda gitmeme hakkını kendinde saklı tutar...
(hani sırf iş olsun diye...)
...
..
..


28 Mart 2010 Pazar

Sivas Hatırası


Kongre Binası....

26 Mart 2010 Cuma

Bir Arının Seyrinde

İnsanoğlu arıyı icat etseydi; muhtemelen, arının çiçeğe bir mermi gibi gittiğini görürdük. Çünkü, İnsan telaşlı bir varlıktır. Oysa Yaratıcı'nın fiilidir, döne döne ve yavaşça hareket etmek.
Güneş, mevsimler, rüzgarlar, günler, hatta elektronlar malümunuz...

Bence dönmek; yerinde saymak değildir. Daha çok bir vida gibi ,derinleme inmek anlamıyla yüklü olarak, için için hareket etmektir.
Hızlılık ise daha çok; kontrolü kaybetmekle eş anlamlıdır.


sevgiler...
istak

24 Mart 2010 Çarşamba

kayseri'de tcdd misafirhanesindeyim... Odasızlıktan, ismail diye bi adaşımla beraber odayı paylaşıyoruz...

İsmail abi odaya benden önce yerleşmiş ve şu anda uykuya daldı...
Muhtemelen kondüktör olan, bu şahsiyetin horlamasıyla baş başayım :S
***
Ve sorarım
Bu zulm niye Allah'ım....

23 Mart 2010 Salı

Şeftali Çiçeği...


Elinde şu gördüğünüz çiçeklerle, akşam saati, annesini evin kapısında bulan ismail ve annesi arasında yaşanan dialog...

- anne... bak sana getirdim...
+ amanınnn!!... şeftali değil mi?... bu ( hafif değşete düşmüş anne söylemi)
- evet... şeftali çiçeği (annesine öyle yada böyle çiçek getiren mutlu insan)
+ niye kopardın ki... tüh bu çiçekler şeftali olacaktı (üzüntülü anne söylemi)
- yok koparmadım aslında ben
+ tühh! nasılda açmış canım...
- anne üzülmesene, sana çiçek getirdim
+ pekte çokmuş...
..
..
-!!??
- anneee!!! ağacları budamışlar, çalılarınıda yığmışlar... yani ben koparmadım... al lütfen ( trip moduna giren gençlik)
+ haaa iyi... alim bari ..teşekkür ederim
- ohh!!


doğayı korurken, severken beni geren anneme saygılarımla... :)

penceremin manzarasındaki 4 trilyon...

burda bi lokantyacı var. kendisi kamyoncu lokantası işletmesine rağmen acayiip gaza gelmiş...
bugün eve gelirken beni gördü, yaklaşık 40 metreden konuşmaya başladı... ama insan biraz daha geriye gitse, yinede duyabilecek kadar ses kaynağı kendisi... bildiğin megafon tadıda...

bir iki laflamadan sonra...
-müdürüm...
diye yanaştı..
ve bir dosya gösterdi... öyle buyük bir sırrı açıklarcasına ve etrafını kolaçan ederek...

sanırdım ki, bir hazine harifası falan gösterecek. baktım bir vaziyet planı/proje..
ömrümde artık görmeye şimdiden tiksindiğim, o otocet çıktılarından biri... bir plan... bir çizim... benim için o kadarda önemi olmayan bir A3...

ama biraz daha dikkatli bakınca '250 yataklı otel' planı olduğunu gördüm. bir hazine gibiydi aslında 42x29 santimetreye sıkıştırılmış, eski para ile 4 trilyonluk bir proje bedeli olduğunu deneyimsel olarak anladım...
heycanla anlattı...
..
..
ama ben...
bu projenin kendisi ve o arsa için imkansıza yakın olduğunu anlattım yaklaşık yarım saat... bir yandanda zihnimin CPU sunu doldurmak pahasına 'bu adam acaba 20 milyarı bir arada görmüş olabilir mi' soruna cevap aradım...
bu sırada kendisi kredi çekebileceğinden bahsediyordu...
...
şimdi tedirginim...
bir sabah yan parselde 4 trilyonluk bir inşaatın kaçak olarak başlamasından korkuyorum...
şu anda bile pencerem açık...
bugüne kadar hep 'iş nasıl yapılır' ı öğrendim... bundan sonra nasıl köstek oluruda öğrenmeliyim...
...
tedirginim...

21 Mart 2010 Pazar

doğum...


3 dakika önce dünyaya gelen 17 numara :)...

sarı...
ıslak...
yapışkan...
bol cik cikli... :)

Doktora Gitmek...


Kendini hastaneye, bir doktora ya da acile götürmekten aciz olan, hatta bu fiiliyattan gıcık alan ben... son bilmem kaç saattir hasta ve yere paralel olarak yaşama devam ederken... 'deminceğiz' diye bileceğim kadar kısa süre önce bir kişiyi acile götürdüm...

sağlık sektörüne olan sonsuz saygıma karşın.. bir o kadar uzak durma telaşındayım bu sektörden...
***
hani balıkları sevmek gibi...
akvaryum alırsınız, balık alırsınız, oksijen makinesi, ışık, otomatik yemleme vs vs.... bunların hepsi balık aşkından da olsa... bu sizi akvaryumun içine kafanızı sokmanızı ve o dünyayı tanımaya gayret etmenizi gerektirmez...
yani seversiniz ama uzaktan... :)
(işte buda bendenizin gündelik hayatta önlenemez şekilde durmadan yaptığı benzetmelerden biri)
***
hastamızın sorunu, yüksek tansiyon ve buna bağlı problemler...
kendisi komşumuz olmasına rağmen, bizden ayrı bir gezegende yaşıyor diyebilirim.

hastamıza geceniz körünün sonunda 5 üzerinden bir karne verirsek;

- doktora karşı davranışı....
0
- hastane kültürüne sahip olma
1
- bekleme ve teşhise yardımcı olma
0
- doktora makul ve mantıklı cevaplar verme
1
- doktorun işini doktordan iyi bilme
5
-doktorun hangi iğneyi yapacağını bilme (iğneyi vurması gerektiğinden emin zaten!?)
5
- doktorun, istediklerini yapmaması karşısında adam yerine koymama
5
...
..
bu liste uzayıp gidiyor.
şöyle özetlersek....
ben mimarım- ki bu cümleyi kullanmak zorunda kaldığımda sıkıntı basar beni, acaba ne kadar hak ediyorum bu mesleği diye-
ve birazda olsa bir sanat kavramına yakın bir meslekdir. sanat eseri değeri vardır ürettiğimiz her yapının veya projenin... işte bu yüzden olsa gerek birazda...

Bir hizmet bekliyorsanız herhangi birinden... o andan itibaren, o mesele ve ya makama saygı duymak, insan olmanın bir göstergesidir.

doktorsunuz, memletin %1 lik ... %2 lik dahileri arasına girip, sonrada bu yüzdeklik dilime bile dahil edilmeyen kişilerle muhattap olabiliyorsunuz. hatta buna mecbursunuz. burda kastedilen salt zeka değil elbette. ama görgü sahibi olmamakta insanın kendi ayıbıdır.

***
***
bu olay hiç olmamış gibi.. yatsam daha iyi belkide.

18 Mart 2010 Perşembe

kuluçka makinesi






yaklaşık 25 gün önce başlayan bir süreçti bu... bolca internet araştırması
fan...
lamba...
ısı yalıtımı...
havalandırma delikleri...
elektronik termostat...
su...
tel...
her 4 saatte bir çevilmek zorunda olunan yumurtalar...
gece kalkmalar...
okula gidince anneye emanet etmeler...

ve sonuççççç....


şu resimdeki çıkan benim 9. civcivim :))....
resimdeki diğer yumurtaların bir kısmı sanırım bu gece çatlayıp çıkacaklar... (kısmetse diyelimde kaderin gücüne gitmesin)

bu basit düzenekli bir kuluçka makinesi... ve artık 21. güne gelmiş durumdayım. nasıl bir his olduğunu anlatmama imkan yok sanırım :)... buralara yazmamış olmamda ilginç...
ama çıkmazsa tarihe mahcup olmak istemedim sanırım.

yumurtadan çıkan bir civciv nasıl olur derseniz... ıslak, yapışkan ve sevimli... :)
insan kendi civcivine bile bu kadar sevindiriyorsa, kendi çocuğu nasıl etkiliyordur kim bilir.


bunlarsa ilk 5 civciv, diğer çıkacakların abi ve ya ablaları...
kümes nüfusu haftaya eklenecek kaz yavruları ile artmaya devam edecek inşallah :)...


bu doğum ve gergin bekleyişlerden sonra rahatlayıp, kendime bi sinema bileti ısmarlamaya karar verdim. bekle beni ankara.

16 Mart 2010 Salı

Fışşşşş


Sprey şeklinde sıvı püskürten gereçler kullanılırken, ''fıs fııss... fıs'' şeklinde ses çıkartıyor. Şu anda bi tane var mesela burda...
Ancak, bu ses su ve ya sıvılarla ilgili hiç bir şey ifade etmiyor.
'' fıısss'' da ne ola?!!... balon mu bu?!

Mesela, ''fışşş''... sesi bi yere kadar daha ikna edici bence sıvılar için.

O ses aslında ''fışşş...fışşş..'' diye çıkıyorda, biz yanlış mı anlıyoruz???!!!

KDV

Önümüzdeki 48 saatlik dilimde yaklaşık 60 saatlik işim var.
ve...uykusuzluktan ölüyorum...
Daha kötüsü, bu işlerin varlığı, onların katma değeri yüksek işler olduğu anlamınada gelmiyor :S

15 Mart 2010 Pazartesi

6

Dünkü 'PC' adlı yazımı tekrar okuyunca aklıma geldi...
PC im 6 yaşında.... ve aynı zamanda çocuğum olsa, ilkokula başlayacakmış...

o derece, ilginç :S....

PC

Cep telefonu ile münasebetim hiç iyi olmadı. Nedendir bilmem.
Ancak şimdilerde her şeyimi ona endesklemiş durumdayım sanırım... aylık 1100 dakika gibi bir ortalama yaptığımı söylüyor turkcell. Yerleşik bir düzen olmadığından olabilir. Bi de çevre yapma telaşını saymak gerek bu sebepler arasında.

Çok ilginç aslında, insan on beş yıl önce biriyle buluşurken
'' saat ikide, meydanın şurasında bekleyecem'' gibi bir cümle kurarken, artık...
'' öğlen görüşürüz''
gibi yuvarlak bir cümle ile geçiştirip hayatı akışına bırakıyor. nerde ve ne zaman soruları nasılsa sonra telefonda görüşülecektir.

tabi buda hayatın 'kendince' ve ' öylesine' akmasına sebep oluyor. burda suçlu sadece cep telefonu değil tabi ki; ama yinede 'hayatın öylesine akmasına' neden oluyor.
hem çokda gıcık bişey telefon. her an ve her an herşeyin değişmesi olası haline geliyor. bir işin başında odaklanamama gibi bir şeye dönüşüyr hayat. durmadan değişen düzen, alışkanlık sonucu, değişmesede üretimin baltalanmasına sebep oluyor.
...
bu yazıda cep telefonunu yazmayacaktım aslında. nasıl olur ki bir şeyi yazmak isterken, tamamen alakasız bir şeye kayar kelimeler...
***

ben bilgisayarımdan bahsedecektim.
Çizim yapıyorum yine, emektar bilgisayarımla. seviyorum bu PC yi artık. yakın bir gelecekte laptop almayı planlasamda, bu şey artık çocuğum gibi oldu. birazda eski olmasından ötürü disk birleştirme, temizleme, format gibi şeylerle o kadar çok onu mıncıklamışım ki... iyiden iyiye bir bağ oluşmuş durumda aramızda...
şimdi yine autocad te kim bilir kaçıncı çizgimi atıyorum.
bitirme projesi dahil...
ilk aldığım maaşımı da gördü bu alet... kabaca altı sene olmuş... bu arada tek eskiyen PC değil tabi. bizde eskiyoruz galiba :)...
Bir meslekteki en iyi şey tecrübe olsada... tecrübesizliği özleyeceğimiz günler yakın belkide.

ilk maaşımı veren patronumu hatırlıyorum bu arada. şimdi düşünüyorumda, nasıl kabul etmişim mimar olarak asgari ücretin altında bir maaşla çalışmayı... :)
hayret valla.
hadi ben cahilim, ilk kez para alacam. kimsede uyarmıyor beni.patronda uyanık olunca böle oluyor demek...
***
neyse PC im, yazı iyice kontrolden çıktı :)... çizmek gerek; sonra yine yazarım seninle...

13 Mart 2010 Cumartesi

Balık Tutmak

bundan uzun yıllar önceysiydi.

bizim derede elle balık tuttuğumuz bir dönemdi... sabah 9 gibi dereye iner, çoraplarımızı elimize geçrir ve derede taşların arasına elimizi atarak balık yakalardık. yaklaşık altı saat bu işle uğraşıncada yorulurduk. şanslıysak elimizde bir kaç kilo balıkla dönerdik eve. babam ile eniştem balıkların büyüklerini yerdi. annem ve teyzem öyle isterdi çünkü. biz ise küçük olanları. sonra sonra bıraktık bu işleri.

çok sonraları ise dereye elektrik verenleri gördük, tüp atanları, şişe içine kireç koyup bir nevi patlayıcı yapanları, serpme atanları, kepçeyle dereyi kesenleri...

biz çocuktuk, ama şunu öğrenmeyi bilmiştik... ''balık tutmak amaç değildi, araçtı.'' ve asıl eğlenceli olan ise bu iş ile uğraşmış olmaktı. büyükler ise bu işi hep yanlış anladılar.

kusura bakmayın balıklar.

iş yapmak ile yapıyor gibi görünmenin arasındaki fark...

bak blog...
ben yazmıyorum ya.. yemin ediyorum neler kaçırıyorsun, bilemezsin.

şimdi, üşenmeyeceğüim ve en son belediyede başıma gelen bir şeyi yazacağım.

bizim belediyede... (bizim belediye dedim ama ne kadar aittim oraya bilmiyorum hala) iskan ve ruhsat gibi işler için nüfus ve vatansaşlık işleri genel müdürlüğnden alınması greken bir şifre mevcutmuş... şu anda belediyenin kullandığı şifre yaklaşık 1.5 yıl önce emekli olan birine ait. ve bu şifre hali hazırda kullanılıyor. geçen perşembe şifre çalışmadı ve küçük çaplı bir kıyamet koptu. şöyle bir dialog geçti.

-neden yeni şifre istemediniz?
+ istatistik müdürlüğüne konu ile ilgili yazdık
- peki ne dediler
+daha cevap gelmedi
-peki telefon ettiniz mi (bu sırada yazı ne zaman yazılmıştır acaba diye düşünüyorum),
+telefona gerek yok, yazıya cevap vermek zorundalar, hem kimi tanıyoz da, telefon edeceğiz
-??!!!! tanımak?
..
.
.
- iyide ya yazı gitmediyse
+ölye şey olur mu canım, gitti tabi ki
- ??!!!!... peki ya cevap gelemezse
+ gelmek zorunda

kısa bir araştırmadan sonra yazının yaklaşık 8 ay önce yazıldığını öğrendim... yani bizim yazı işleri denilen birim 8 aydır öylece beklemeyi marifet biliyor. daha kötüsü yazıya cevap verecek birim istatisk kurumu falan değil tabi ki. yani bekleyişte boşuna. :)

şimdi diye biliriz ki iso herşeyi sen mi biliyorsun diye... ama çıldırmamak için insan zor tutuyor bazen kendini.
konuşmanın öncesi ve sonrası var bi de...ve benim tansiyon tavan yapmıştır eminim.

konuşma sonrası
ankarada tanımadığım (!) insan evlatlarına telefon ettim ve yaklaşık 3 dakikada şifreyi nasıl temin edileceğini öğrendim... ilgli yazıyı yazıp gönderdim. şifre haftaya mailime gelecek. işte hepsi bu...
gelmez ise telefon ile hesap soracağım.

buralar çok eğlenceli arkadaş...valla bildiğin gibi değil...
hiç sıkılmıyorum... bunun için zaman yok çünkü :)..


sevgiler...

abartı...

Az önce hotmail sayfasının anlet bölümünde 'hangi şekerlemesiniz' sorusunu gördüm...
daha ne kadar abartılacağını merak ediyorum... :)

10 Mart 2010 Çarşamba

Kurallar

Kurallar, en uç tabirle; daha az düşünen ve sorumsuz insanların dünya düzenini bozmaması için, gündelik yaşam koşullarının sürdürülebilirliliği adına oluşturulmuş, yapay yaşam şekillendirmeleridir.

Bu durumda daha mantıklı, geleceğe dönük, becerikli, zeki, kucaklayıcı, bütünleştirici her insan yeni ve daha doğru kurallar koymaya hak sahibidir. Böylelikle kurallar, hiç durmadan form değiştirmeye devam eder. Ve daha az düşünenler, buna uymakla yükümlüdür.

Kısacası; iyi bişey yapıyorsanız, ama bu kurallara aykırı ise...
Boş verin... rahat olun...

2 Mart 2010 Salı

okul yaklaşırken....


nikon fotoğraf makinem bozuldu...
4 GB lık flash ım gün itibariyle tamamen çöp olmuş durumda, sanırım yandı...
***

şu yukardaki şeyi yazmasamda olurdu, ama ne bilim tarihe not düşeyim istedim... belki yarın birgün bu anıyı referans alan bişeyler olabilir diye düşündüm...
her neyse...
bir perşembe günü daha geliyor. bu, bir okul günü daha geliyor demek olduğu gibi, hala bir rölöve projesi evi bulamadığım anlamı da geliyor. öğrencilikte tek bir esastan bahsederim..
dönem nasıl başlarsa öyle gider....
şimdi..
herkes için bu geçerli olmaya bilir tabi ki.... ama özellikle proje derslerinin devamlılık arz ettiği mimarlık vb bölümlerde, hatta ve hatta bunun gibi devamlı olan her derste geçerlidir bu dediğim... dönem başlar ve öyle devam eder.
malesef tecrübe konuşuyor...
başlamadan dersten kalmam an meselesi. ... onun dışındaki iki tane tırt diye tabir edilen ders var ki, bi şekilde geçeceğimi umut ediyorum. bu sırada kayseride hastanenin önünde indiren otobüslerden mimarlık fakültesine yürümekte çok iğrenç, demeden geçmiyeyim dedim...

ha bi de kayseri'de, hava açık ise her yerde uçak vb uçan cisimler görmek mecburi gibi bişey... giderseniz dikkat edin göreceksiniz....
***

haa, geçen haftaya ilişkin bir ankara notu iliştireyim...
ankara'nın tam bir memur kenti olduğu gözümde oturmuş durumda. şöyleki...
sabah simitçilerin önünden geçerken, 3 tanesi 1 lira olan simit... öğle vakti 4 tanesi 1 lira... öğleden sonra 5 tanesi 1 lira olarak devam ediyor. ben en son 7 tanesi 1 lira olana kadar gördüm. saat bu sırada19.00 u gösteriyordu. sonra şehirden ayrıldım. ilgniç bir gözlem gibime geldi paylaşım dedim...
bak unutuyordum... dahada satılmaz ise açma ve ya simitler cuma namazında cami önünde hayrına dağıtıyor abilerimiz.

gördüğüm o ki ankaralım simitle besleniyor :) ve tabi ordan oraya koşuşturan bende nasibimi alıyorum...
...
..
.
neysem.... şimdi ders çalışmalı....

26 Şubat 2010 Cuma

Pisi pisikopatım....


Fark ettim ki blog ile alakam iyice yüzeyselleşmiş durumda.
***
Kayseriye geçtim bu gün... üç tane ders var ama gel gör sadece birisi işlendi. hani yüksek lisansta çok fazla ders görmekte istemez insan ama, iki haftadır hala tanışmadığım hocam var. Hocalar durmadan ilgi ve alakamızı yüksek tutmamız konusunda diretselerde, tek taraflı nere kadar yani.... göreceğiz...
***
Ankara ya demin indim... sabah İller Bankasına gideceğim.
şöyle ki...
Eğer küçük bir belediyede çalışıyorsanız , ki resmi olarak hala işe başlatamadılar :), durmadan devletin kurumlarına ziyaretlerle memleketiniz için bişeyler elde etmeye çalışmanız gerekiyor. bu durumda rahatsız bir şey var. 'yerel yönetimin' o kadar 'yerel' olmadığını görüyorsunuz. yani herşey Ankara dan halledilecekse belediyenin ne işi var, gibi bişey geliyor aklınıza.
alt yapı için, hali hazır haritalar için, yol yapımı için, su hatlarının yenilenmesi için vs vs...
anla yani arkadaş, paranızın yetmesinin mümkün olmayan her türlü şey için durmadan birilerine dert yanmanız gerekmete.. şu an için sistem öyle görünüyor.
***
onun dışında memleket beni fazlası ile yormaya devam ediyor.,

eğer işinizi ve memleketinizi aynı anda değiştirirseniz. işiniz ve memleketinzi yanı sıra, yakın arkadaşlarınız, alışkanlıklarınız, çalışma odanız, en basit erişe bileceğiniz bilgi ve teknolojiniz anla yın ki herşeyiniz değişiyor. bu iğrenç bişey...

***
bi de gönül işleri var... tam bir tırt!!!... herkes işi gücü bitirmiş askerliğini yapmış ve mesleği olan birine eş arama yoluna girmiş durumda...
***

blog.. sana yazmıyorum ya, inan bunun bile bi sebebi var... hiç bişeyi toparlıyamıyorum ki sana bişeyler aktarayım...

haaa... bi de kümesteki tavuklarım var... hepsi sıra ile hastalanıp ölüyorlar. anlayacağın onlar için de hayat anormal durumda.
iyi bir haber olarak iki tane ördek yavrusu aldım ... bir şeybu kadar mı sevimli olur arkadaş... bir hayvan bu kadar mı paytak paytak yürür :)... bi sevimli bi sevimliler anlatamam... biraz dha büyüsünler bir tane havuzcuk yaparım gibime geliyor...
bazen odamda dolanıyorlar. resimlerini bi gün koyarım belki...

hadi bu yazıda böylece bitsin... ve son söz
hayırlı kandiller..

23 Şubat 2010 Salı

Ay

Demin kümesin yanındaydım, yere gölgem düşmüştü... oysa etrafta hiç ışık yoktu...
Meğer Ay, bayağ parlakmış bu gün.

Demek, ne kadar zaman olmuş ay ışığı ile oluşan gölgemi görmeyeli ki, bu fiile şaşırmak bile normal olmuş.

16 Şubat 2010 Salı

ş'öylesine...

bilgisayara format attım, hemde tüm harddiske... sanırım sorunlar kökünden çözüldü.
şu anda durmadan internetten programcıklar indiriyorum. bu sırada yıllar öncede
-acaba ne fark var ki bu iki program arasında..
dediğim 'windows live messenger' ile 'MSN messenger' a yine denk geldim... bu farkı yine umursamadan her hangi birini yüklüyorum....

basit şeyler hep basit kalıyor bazen... o kadar basit ki, umursamıyorsunuz çoğu zaman.

gariplikler...

her yerde gariplikler buluna bilir... sorun, bunlara ne kadar alışkın olduğunuzla alakalıdır...
iki gün önce, adamın biri kavak ağacını keserken, ağacı elektrik tellerinin üzerine devrilmiş, netice; teller kopmuş ve evin elektrikleri bir an iiçin defalarca gidip gelmiş. mahalle elektriksiz kalmış...buraya kadar hepsi göremediğim 'miş'li geçmiş zaman ait... sonrası öyle değil ama...

Eve gittim, bilgisayarı açtım... bilgisayar normalden 5 kat daha yavaş açılıyordu. çalışırken CPU nun tavan yapıp, bilgisayarın yavaşladığını gördüm... yavaşlatıyor derken winapta müzik çalarken donuyor, o derece.


Sonuç neymiş;
kavak ağacı uzunmuş ve keserken dikkat edilmesi gerekirmiş.
bir diğer çıkarımda şu ki, sizin mükemmel, zeki, uyumlu ve ya ince fikirli olmanız kaliteli bir yaşam için yeterli değildir...(bu sıfatların hepsini sahipliğimden değil ama olsun)
çevre önemli bir olgudur.

sevgiler...

14 Şubat 2010 Pazar

sevgiliyi kusmak...

başlık 'sevgiliyi kusmak'... yani sevgiyi kusmak, sevgiliye kusmak vb.. bişi değil... bi diğer değişle yanlış yazmadım.

aslında bu yazı daha önceden beri aklımda olan bişeydi, belkide yazmışımdır bi zaman... bakıpta 14 şubata gelmiş gibi görünsende, öyle değil.

sevgi, herşey gibi tüketilen, sindirilen, harcanan ve ya tırtıklanan birşeydir. bu, tüm diğer insani ilişkiler için geçerlidir (arkadaşlık, aile ilişkişleri,ortaklık vb)...
haa... sevgi emektir, sevgi şudur, budur gibi şeyler çok geçerlide olsa, sevginin tüketildiğini de bir gerçektir.

siz sevgiyi tüketirken o midenizin (zihninizin) bir yerlerinde durmadan depolanır. ama burda, bir küçük çocuğun dondurma yeme telaşındaki durum söz konusudur. o şeyin size dokunup dokunmayacağınızı idrak edemezsiniz (bu örneği kesin vermiştim ya, nerde bilmiyorum). o yediğiniz, midenize indirdiğiniz sevgi(li); ya sindirilerek vücudunuzun bir parçası olur ya da yediğiniz gibi kusarsınız. bu noktada, sevgi için, normal boşaltım sistemleri geçerli değildir. işte sevgiliyi hazmetmek o kadar önemlidir ki... yani onun hatalarını, söylemlerini, isteklerini vb... herşeyi katlanabilir olduğu sürece, sevgili midenizde durmaya devam eder.

bu noktada başka bir şey daha devreye girer, o da; doku uyumudur.
siz ne kadar sabrederseniz edin, ne kadar tahamül ederseniz edin, ne kadar isterseniz isteyin... eğer dokunu uyumu gibi bir şey yok ise...
sevgiliyi er ya da geç kusarsınız :)
bunun için üşütmüş olmanızı, hasta olmanızı, bir şeyin dokunmuş olabileceğini falan sebep göstermeyin, dürüst olun... size dokunan sevgilinizdir.

bu kadar...

12 Şubat 2010 Cuma

Ankara'da bir gün....


-çok uzak olmayan bir yoldan, radara yakalanmamak için 90 ile 100 arası bir ortalama tercih edilir. kayseri üzerinden olması ise yeni başlangıçların devamı anlamını taşır...
-ankara'ya gelinir..
-ostime işiniz düşer... uzaktır... aslında içindedir, ama bilmemezlik gelir bulur sizi ve emek ile ostim arasını doğru gitmenize karşın, tedirginsinizdir. google map e yine de şükredersiniz.
- ertesi sabah için program yapılır... internetten telefonlar ve haritalar incelenir. ilk durak emek'e yakın olan iç işleri bakanlığıdır. kuzeninizin ev arkadaşı, iç işleri ile dış işlerini karıştırır ve sabah değerli olan bir saatinizi boşa harcarsınız.... ve iç işleri yapılan sabah yoklamasında kızılayda olduğu ortaya çıkar :)

- istanbul değildir ankara.... istanbul doğu batı yönünde tem ve e-5 kavramları ile ilerlerken, ankara bulvarlar ve kavşaklar şehridir. bir yere gitmenin envai çeşit yolunu bulabilrsiniz. EGO kartı vardır ve çok yerde satılır....
- gidilen kurumların hepsi, 'gri bir resmiyet' havası barındırmasada siz öyle sanırsınız.. çay ısmarlanırken bile, her hangi bir kanunun her hangi bir bendine gönderme yapılacak zannedersiniz... her yerde imzaya hazır sümenler vardır.
- iller bankasıdır sonra ki durak, önce Opera'ya ... ordan Dışkapı'ya gidersiniz... belediyeniz için dosyalar arar... dosyalar sorarsınız ve şanslısınızdır ki, iyi insanlara rastlarsınız... resmiyet yanlızca dildedir bazen... gerisi hoş sohbet....

-Cuma'ya gidilir...

-iller bankası önünde alemdağ, ziraat mahallesi muhtarlığını görünür... birden donar zaman... bir türlü bu iki kelime grubunu bir yere oturtamazsınız. birden çantanızdan not defterinizi çıkartır. 6 ay önceki notlar bulunur ve anlarsınız :)... muhtarlığın adresinin bir kenarına sokak ismi iliştirseniz bir adres çıkacaktır.. yani bir dosta yakınsınızdır... bir cep telefonu numarası tuşlama, belki bir bardak çay ısmarlama telaşına düşersiniz... ama azar işitmek vardır, tırsarsınız :)... kimseyi bağlamayacak bir geleceğe ertelenir bu faliyet ......... hem, daha bir sürü iş vardır... karşıdaki çıkmaz sokağa bakar, yürürsünüz...

-projecilerle görüşmek için iyi yerdir Kızılay... ama illa randevu şarttır elbet... ve olmaz...

-kızılay'dasınızdır, ahmet abi aranır, başbakanlık'ta, sohbet edilir... yemek yenilir... siyaset konuşulur... eee ankara'dasınızdır ve siyasetsiz yemek olmaz elbet...

-Başka bir projeci ile 17.00 ye randevulaşır... ve TCDD genel müdürlüğünde bir başka abimiz ziyarete gidilmeye çalışılır... bu sırada onlarca kez otobüs durağı ve adres sorulur... çok şükür burası ankaradır ve tarif kolaydır. yinede bol bol yürünür...

- TCDD li abimiz, yurt dışındadır... dönülür...

- 17.00 de proje konuşulur... dünyanız değişir.... bu sırada iller bankasına gitmek gereklidir ama iyi haber telefon ile gelir...

- güneş batar...

-Eve gitmeden önce güven park'ta çiçekçilere uğranır, kuzen ve ev arkadaşı için çiçek alınır... milli kütüphane'nin önünden emek 75. sokağa kadar uzun uzun yürünür...

artık yorunulmuştur...

-Eve gelinir... çiçekler kızlara verilir... biri nergiz sever, diğeri papatya...

mutlu edilir... mutlu olunur...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Erciyes Mimarlık...


geçen hafta iyi bişeyler oldu.. yazmak ise bugüne kalmış...

... işle ilgili olarak, eski ve yeni belediye başkanlarına aklıma geleni söyledikten sonra.... geçen haftanın üç gününü şekilde görmüş olduğunuz erciyes mimarlık fakültesi yüksek lisans programına başvurarak geçirdim...

aylar öncesinde yaptığım internet araştırmasında bana en yakın olan iki üniversiteden biri olan erciyesi fark ettim... aslında biraz uzak sayılır ama olsun dedim... ilk başta çukurova diye tuttursamda... sonradan
''zaten bir ayağım adanada diğeride kayseride olsun.. zaten buralarda hayat yok.. dışarı çıkar kafamı dağıtırım'' şekilde başladı herşey...

başvuru için iki günden ilki olan pazartesi günü koştur koştur vardığım da kayseriye, saat 15.30 civarıydı... ama başvuru için gerekli olan ALES in orjinali diye tutturdular, oysa zaten ösym kendi sitesinde yayınlıyordu, notları...
yapmayın hacılar- hocalar... desemde dinlemediler...
her neyse...
bu belgenin ankara bilkentteki ösym merkezi dışında başka bir yerden alınamayacağı ortaya çıktı... bu sırada aramadığım kimse kalmadı ankarada... ama nafile, ve uğraşırken saat 17.00 oldu. böylelikle geri sayım başladı... akşam doğru, ankaraya gittim gece otogara 03.00 de vardım ve saat 7.00 ye kadar otogarda yattım... nasıl gideceğimi bile kestiremediğim ösym merkezine bi şekilde gittim ve apartopar kayseriye döndüm... dönerken şarjım bitti ve şarjı doldurayımderken molada otobüsü kaçırdım :)... Allah'tan muavin sayıyı hemen almışta çok geçmeden ileride durdular ben zor zoruna koşarak yetiştim...sonradan çok düşündüm ki, hayatımda bir molada kaçırdığım ilk otobüstü... kayseriye indim, öz geçmiş... noter... kırtasiye işleri... ve saat 16.30 civarı, son anlar diye bileceğim bir saatte başvurumu yaptım.. tabi bu sırada telefonlarım ve sinir harbi devam ediyordu...

o akşam çiftehana döndüm ve ertesi gün.. ingilizce sınavım olamasına rağmen kabul edildiğimi öğrendim...

ama akıllı üniversitelilerimiz(!) asilen kazananlar için tek bir gün zaman verdikleriden... perşembe sabahı maraton, yeniden başladı... (cuma günü kayıt hakkı yedeklerindi)
daha kasabadan çıkarken beraber otobüsü kaçırıdım (bak burda biraz suçum var) ve elimde telefon ile, otobüsü, merkeze haber vermek suretiyle durdurdum... bir kavşaktan bir kavşağa koşarken, karlı ve soğuk bir havada koşmanın ciğerlerimi nasılda acıttığını, şu an bile hatırlıyorum, yaklaşık yarım saat 'oksijenli' soluma devam ettim...

sonrasında...heryer kara teslim olduğum için herşey dahada stresli geçti..
ilçede otobüsü 30 sn ile kaçırdım...
diğer otobüs normalde 45 dakika geç çıktı...
yolda trafik durdurdu ve zincirsiz geçmemize izin vermedi...
zinciri takamadık ve zaman kaybettik.. zincirsiz devam etmek szorunda kaldık... araba kaymasın diye dua üstüne dua ettim...
niğde de otobüs servisi önümüz sıra gidi verdi ... yaklaşık 45 sn ile onu bir kez daha kaçırdım..
kayseriye otobüs bulamadım...
neyse ki; otogara, diğer otobüsler kalkmadan 7 dakika önce yetiştim... çok şükür bi tane buldum...
kayseriye 15.55 te indim.. fakülteye gitmesi gereken servis, beni üniversiteden uzak bir yere sürükleyince taksiye bindim... taksi kampüsün yanlış yerinden girince enstitüye alakasız bir yerde indim önce bankaya ve sonra enstitüye koşmam sırasında artık ciğerimin yanmasını hissetmez haldeydim...
ve nihayet kayıt yaptırmak için saat 16.57 de binaya girdim ve kayıt alan arkadaşlarla birlikte 17.05 te çıktım...
hayatımda bu kadar yoğun kaç haftam oldu bilmiyorum...
haa!! sonrasında yine koştum zira dönüş için otobüs 18.00 deydi.... otogara otobüsten 10 dakka önce varabildim...
sonrasında eve canımı zor attım...

şimdi en büyük korkum... lisans üstü bu kadar zor başladıysa, acaba yine böyle sürer mi...
eğer böyle sürerse iki aya kalmaz bırakırım valla :)...
haftaya ders seçimi varmış... sonra dersler...
hayatımda yoluna oturan güzel bir hedefim şu an için bu galiba.. ancak günü birlik kalacağım yerleri nerden bulacam bilmiyorum... işimle beraber nasıl yürütecem bilmiyorum... ve daha kim bilir neler çıkacak karşıma....

kalacak yer için, en iyi fikir okul yurdu gibi gelsede.. yurtlar, yüksek yapanları kabul etmiyorlar haklı olarak...

bu hafta ders seçimi...bana kolay gele... umarım bundan sorası daha kolay olur :S... en gıcık aldığım şeylerdendir, başladığın işi bitirmemek/bitirerememek...

yılışıknot: şimdi okulu olduk... anfileri doldurduk... yaşasın okulumuz okul bizim yuvamız...

7 Şubat 2010 Pazar

hiç bu kadar yaklaşmam!... uzakta durmaktır huyum...
öyle olmadı bu kez.
koskoca hastanenin, güvenlik görevlisine yaklaştım. adını verdim... binlercesi vardı o gün orda, seni bulamadım. belkide nöbette bile değildin... acilde de değildin...
bulsam ne olurdu, bilmiyorum. ne anlatırdım, bilmyiorum... nasıl açıklardım orada oluşumu ya da bağlarmıydım bir tesadüfe, bilmiyorum...

hiç yapmadığım bişey yaptım...
yaklaştım...
sıradaki hamlemi bende bilmiyorum...

4 Şubat 2010 Perşembe

GİT


Candan Erçetin-Git [Mutlaka Dinleyiniz 2009 Yepyeni]
Yükleyen yapayalniz. - Diğer müzik videolarına göz atın.


...
...
Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan!
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm!
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçırıyorum;
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum!

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git! ...

CEMAL SAFİ

30 Ocak 2010 Cumartesi

Hayat...


İnsan bazen mallaşıyor....

bu cümledeki mal da... insan da, ben oluyorum... dün akşam üstü, sanırım iyi niyetle hareket ettiğim son gündü.

iç işleri bakanlığından yazı geldi... bu memlekette iki aydır duruyorum ve beni belediye için yalvar yakar işe çağran ahmak insanlar, bırakın memlekete iyi bişey yapmak için telaş etmeyi, bir fen memurunu işe almayı başaramadılar... ve ben üç aydır işsizim.....
buna ek olarak son beş yıldır ilk kez babamdan para istedim. ama borç bulup geri verdim çaktırmadan... babam tabiki parayı istediğinden falan değil ama.. yinede verdim işte... onun desteği olmasa ne yapardım sahiden...

küçük yerlerin küçük kalma sebepleri buldum!... çünkü, küçük beyinli insanlardan oluşuyorlar...
kadrosunun mimar çalıştırmaya izin vermediği bilmeyen bir başkandan bahsediyorum... gerçi ona sorsak teniker olarak kadro olduğunu söyleyip tekrar süreci başlatmak isteyecek gibi duruyor. kendi adına bişey olmadığı için tekniker ve mimar arasında ki farkıda çok umursamıyor demek oluyor bu da... burda şunu belirteyim ki sorun kesinlikle para değil, ama bir anlaşılmışlık ve el sıkışılmışlık üzerine tekrar konuşmak, tek kelime ile adice....
yani siz bir usta ile anlaşın, sonra adam işi yapıp bitirince tekrar pazarlık edin!.. işte burdaki aptallık bu.

sadece bunlada sınırlı değil... fen işleri diye varolan bir oda var... ama ne oda!!!.... sıçan yavrusunu kaybeder o odada... 20 yıldır kullanılan ve arşiv denilen düzenden bihaber bir odadan bahsediyorum. daha ilk geldiğim gün odanın masa sandalye gibi dolap gibi şeylere ihtiyacı olduğunu söyledim. duyduğum şey manidardı.... ''belediyenin parası yok''
lan madem paran yok neden mimar istiyorsun ki!!!... ben buraya yan gelip yatıp maaş almak için değil, belli ki iş yapmak amacıyla geliyorum...

benim buraya gelmem, aynı çocuğunuzun beslemek için balık istemesi gibi bişey. çocukğunuz yanlızca balık ister; ama siz ona fanus almanız gerektiğini, oksijen makinesi, kum ve çakıllar almanız gerektiğinizde bilirsiniz.... iste burdaki balık/sazan ben oluyorum...
ve haklı olarak bir fanus yani oda hayal ettim... ama cevap yukardaki gibi oldu.
bunu duyunca şaşırsamda önemsemedim. maaşımla kendi odamı kendim düzerim gibi aptal bir iyi niyete bile kapıldım....

sonra, günler geçti ve yazışmaların sonu gelmez olduğu bir sırada... bilgisayarı sordum, çünkü oda da bilgisayarım yoktu... gerçi fen işleri odasında bir tane ''buldum'' (evraklar arasında unutulmuş denilecek bir bilgisayar) ..tarihi değer olarak bir değeri olsa da, çok fazla işe yaramadığını görmem zor olmadı.... ram..ekran kartı... bellek... hepsi dedem yaşında...
bu durumda her mantıklı insanın yapacağı gibi bir bilgisayar istedim... ama aldığım cevap eskisinin kullanılması yönündeydi... itiraz ettim... cevap daha da manidar...

''aslında burda çokta bilgisayara gerek olmayacaktır, ne dersin ismail''...

tek kelime ile şok oldum... çizim yapmam... yazışmalar ve mailler için bilgisayara gerek yoktu öyle mi?!!... belkide teknoloji o kadar ilerlemişti!!??, artık bilgisayara gerek yoktu...

yine bir iyi niyet anımda, çok çok düşünüp, ömrü hayatımda tek bir kez bile kullanmadığım kredi kartı ile bir laptop ala bileceğimi varsaydım... ''burası küçük bir belediye ve imkanları elbette sınırlı'' idi.. belediyeyi zora sokmamak gerekirdi...

bu ve benzeri bir dolu hamle de... pet shoptan satın alınan bir balık olarak! yaşamsal şeyler istedim... sonuç değişmedi. meğersem belediyeye girip kapağı atmak asıl önemli olanmış... iş yapmak gerek miyormuş!!...
sen işe gir!! gerisini napacan.. oda bile vermeseler olur anasını satim!!....

bu arada oteldeki tadilatlar oyaladı beni sanırım... iki tane güzel özel hamam yaptık.. sigara içme bölümü.. kapılar... radyatör değişiklikleri gibi oyalayıcı şeyler işte...
burada mutsuz olduğumu söyleyemem .. zira burası benim bebekliğim dahil ömrümün nerdeyse üçte birinin geçtiği bir yer...

ve öyle sahiplendim ki.. gelir gelmez adanamdaki gibi kümes yaptım hemen. tavuklar aldım. ama onlar bile şimdi zor durumda.. bir tanesi hastalandı dün... ve şu anda ölmek üzere, belkide bu satırları yazarken ölmüştür. bilemiyorum. aslında bir tanesinin ölmesi de önemli değil ama tavukçuluktra 'kıran girmesi' diye bişey vardır. biri öldümü sırayla hepsi ölür. engel olamazsınız genelde...
her neyse...

beldeiyecilikten seçmelere devam edeyim... hükümet 2000 nufusun altında olan beldiyelerin belediyeliklerinin alınmasını öngören bir yasa hazırlamışlardı. belki hatırlarsınız. sonra iptal edildi anayasa mahkemesince. şimdi görmekteyim, ne kadar mantıklı bir işmiş o iş. belediye de oturan toplam 4 kişi var ve hiç bir iş yapmıyorlar. yanlış anlmayın iş yapmıyorlar demiyorum. çünkü yapacak bir iş yok... ve iş yokluğundan artık oturmaya alışmışlar. yemin ediyorum, yapılması gereken tüm işlerin tamamını birtek kişi yapabilir. ben yaparım mesela ve bundan eminim. çalışanlardan biride benim kuzen... fen işlerine girseydim ya da girersem (malesef beni bırakmak istemeyeceklerdir ve ilk aşamada bana ait alternatif bir planım yok) o aptal çarkın içindeki bir diğeride ben olacağım...

haaa!! dün kötü bir gündü yaa... buralardan biri, ben intihar edecem diye tutturdu :)... sinirden gülüyorum yeminlen... gece bir yarısı işimiz yok gibi onla uğraştık... hey allaamm....
lan sayı ile mi verdiler sizi...

sonraaa....
iki kere birilerini hastaneye götürdüm... bu arada benim derdim yok gibi herkes bana dert anlatıp durdu, dert babası oldum burda.... bakma yazyıorum burayada biraz açılıyorum. yoksa kimseye bişey demiyorum.. öylede için için çözmeye çalışırım problemlerimi...

daha başka şeylerde varda... yazsam ne yazmasam ne......

yeni kararların vakti geldi sanırım... herşeyin hayırlısı diye başlamıştım ve buydu hayırlsı galiba...
ister burda kalim, ister kalmiyim... buranın iş bilmez ve beceriksiz insanlarca donatıldığını görüyorum...
ve sağlıklı her vucudun yediği şeyi analiz ettikten sonra vucut için zararlı olduğuna kanaat getirdiğinde kusması gibi... burada olanları yiyip, içime sindirmeye çalışıyoruım... ama kusmamak içinde direniyorum... çünkü artık midem bulanıyor.

üzücüeklenti: tavuk da ölmüş.

29 Ocak 2010 Cuma

Bir Annenin Halleri

TRT de, Pusula diye program var ya.... herkes bilir, onun fragmanında... son söz!....

SAKIN PUSULANIZI ŞAŞIRMAYIN! 'dır..

hahh!!!....
annem bunu duyunca 'Amin' diyor.

28 Ocak 2010 Perşembe

terslik


Havanın yoğunluğu, suyunkinden daha çok olsaydı; sürtünme kuvvetinden kaçmak adına gemiler ters hareket ettirililerdi.

Kesinlikle olmaz demeyin... aysberkler bu şekilde ilerliyor.
Gerçi, onların bu saçma yoğunluk takasıyla ilgileri yok... ama olsun :)

değişim

en son on yıl önceydi...
herşeyin bu kadar değiştiği bir yıldan bahsettiğimde, 1999 yılıydı... inanması çok zor ama on yıl oldu işte, sahiden çocuktum daha o zaman...

şimdi... değişen ve farklı olan herşey yeniden değişip başkalaşıyor... sazın perdesindeki doğru notayı bulma yalanının telaşında insanoğlu... ara, dur!
değiştirdiğim herşey en baştaki haline dönüyor sanki... hatta, okuldan çıkışta döndüğüm o sokağın ortasında, sevdiğim kızı görecek kadar aynı herşey...

acaba türkçeci sınavları okumuş mudur...
bu okulun kravatı neden bordo ki?...
ulan bu kızlar neden tuvalete beraber gidiyor ki... mesela; benim, ahmetle beraber tuvalete gitmemiz de ne ola ...
kızlar garip vesselam...

neyse...
şu öss bi geçsin... bak neler 'değişecek' hayatımda...

kendime alakasız not: hamam ihalesi sonuçlandı... gelecek, artık bambaşka bir gelecek olabilir... bilgin(m)e

25 Ocak 2010 Pazartesi

kravatımı kaybettim...ceket ve ayakkabı dan sonra bununla beraber, babam herşeyi kaybettiği idda etmeye başladı...
sorun kaybetmekte değil... kayboldu der geçersin. ama öyle değil, iki kişi kravatımın çok güzel olduğu söylemesinden 10 saat sonra otelde daraldığım bir sıra boynumdan çıkartmam ile eve gelişteki 2 saat içinde kravat kayboldu... evde kaybolsa kaybolsa en fazla nereye kaybolur ki?...

velhasıl...
göz geliyorum kardeşim... resmen geliyor işte!!!... bişeyinde içine düşmeyin yahu...

tavuksever


küçüklükten beridir en sevdiğim şey kümes hayvanları beslemek ve bahçe yetiştiriciliğidir. tavşan.. ördek.. sülük..tavuk... ve bi sürü şey yetiştirdim... bahçemde ise ektiğim şeylerin sayısını bilmiyorum.

bu kasabaya gelişimdeki bir tutar dalımda buydu aslında... çok basitçe 'ayağım toprağa deysin' istiyordum galiba. ne kaygılar... ne büyük bir mimar olma telaşı... ne kentin cazibesi... ne de başka bişey... ben küçük ve doğal olmayı seviyorum sanırım ve insanın kendine saygısı sevdiği şeyleri yapmakla başlıyor bence.... böyle diyince dağ bayır dolanıyorumda sanma ha arkadaş!... kayseri, adana, ankara dolanıp duruyorum. ve işin ilginç yanı böyle yaparak şehrin tadını daha iyi çıkarttığımı fark ettim. adanada olupta karataşa balık yemeye hiç gitmemiştim örneğin, ama pazar günü bizim abdullah ile gidiverdik... toplam 160 km balık yemeye gittik.... ilginç sahiden de ....

blogta kümesimden bahsetmedim pek. zira, tavukseverlik çok prim yapan bir şey değil:) ama üşenmedim ve, buraya geldiğimde ilk işim bir kümes yapmak oldu.
keser.. çivi... testere işte akla yatkın ve gerekli tüm malzemeleri alıp bir kümes yaptım... malzemelerin çoğu devrişme, ona rağmen pahalı ve lüks bir kümes oldu diye bilirim.

***
bugün tavuklardan biri kümese girmemiş, annem de bi türlü bulamamış hayvanı... sabah olunca firarı tavuğu bulmayı ümit ediyorum. tabi dağdaki başı boş bir tilki bizden önce bulmaz ise :)
şu günlerde 2 tane yumurta yapan tavuk var ... gerisi yiyip içip yatıyorlar, hayvanatların...
bahar gelsin yumurtlamayanı otelde ziyafet menüsüne dahil etmeyi planlıyorum...
eee! herşeyin bedeli var...

24 Ocak 2010 Pazar

aslında ...T ve D... hiç bir araya gelmez

müzik - grup ayna - seninle ben (hicran) | izlesene.com

Bu şarkı çok çok değer verdiğim bir dostumun, sevdiği bir Ayna şarkısıydı... zaten kendiside bir Ayna hayranıydı...

Hayatım boyunca tanıdığım en değerli, zeki, çalışkan, ince fikirli ve mutluluk kaynağı insanlardan birisiydi. Bir bayandı. Bayan olduğu söylemem önemli, zira erkekler erkek arkadaşlarını bir yere koyarken onları bu sıfatlarla donatmıyorlar. ve erkekler bir bayana bu sıfatları reva gördüğünde adeta bir camın yanına kadar sokulmuş, elini yansımasına siper etmiş, içeri bakan biri gibi değer biçerken buluyor kendini...

ben ona değer biçtiğimde uzaktaydı O. Ankara daydı.
yıllar yılı durmaksızın geçtiğim, bir molayı bile çok gördüğüm Ankara, bana ne çok insanlar ve dostlar getirdi, ben bile inanamıyorum. heleki son iki yılda... ilginç.
şimdi kimbilir nerde ve ne yapmakta.

ne kötü ki! bir beraberliği sonlandırırken ona bağlı herşeyi de yoketmek zorunda kalabiliyorsunuz. bir dalı keserken, onunla beraber üzerindeki en nadide meyveleri, çiçekleri ve güzellikleride yok saymak zorundasınız. belkide hiç gerek yokken... en güzeli, o dalı hiç kesmemiş olmak olurdu ya! neyse.
Yoksa, ben yine abartıyor muyum? bu kısa tanış kalmışlık zaman dilimini.

vedalaşmamıza bir nebzede olsa komik bişeyler katmak istemiştim son mailleşmemizde... aslında ne acı...

''msn de 'td' harflerine bir atama yapmıştım... daha sonraları o atamayı unutmuş gitmişim.... ama yanışlıkla da olsa hiç çıkmadığını fark ettim... :))normalde bir dolu surat yanlışlıkla durmadan çıkar bilirsin... bu iki harf niye hiç ama hiç denk gelmiyor diye düşünmüştüm..... gelmiyor çünkü...
T ve D hiç bir araya gelmez...
yani mesela ...'yoğurtdan' diyemezsiniz....
'yoğurttan' dersiniz... bu tabi yoğurdun yada yoğurtçunun suçu değil :)....
bu,
''fıstıkçı şahap'' ın suçu ..yani sert ünsüzlerin benzeşmesi :)...
bekide senin isminizde ..TT olmalıydı ....''

herneyse....

sohbetin akışkan birşey olduğunu öğreten, seviyeli bay-bayan ilişkiler uzmanı, ince fikirli ve zeki dostum... sen bu satırları hiç bir zaman okuyamasanda... umarım sen ve ev arkadaşların çok iyisinizdir, ünserin çok sık üzmüyordur inşallah seni, matematiği hala çok seviyorsundur, umarım sana değer veren bir patronun olmuştur artık, belkide yeniden üniversiteli olmuşsundur-olmak istiyordun en son-, belkide... O, uygun kişi girmiştir hayatına ve mutluluğun katlanmıştır. imkansıza yakında olsa; kim bilir bir yerlerde bi zaman yine karşılaşılır...

sağlık ve esenlikle... Allah herşeyi gönlüne göre versin... (Amin)

GÖNLÜMÜN İNTİHAR ARZUSU/içinden deniz geçen şiir

GÖNLÜMÜN İNTİHAR ARZUSU

Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
Ki beni yokluk denen yere yaklaştıracak.
Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
Ki alnımda sulardan şarkılardan bir şafak.

Sükûn bir gemi olur, gece bir deniz şimdi
Ki yelken gibi açmış yasını gençliğimin.
Sükûn bir gemi olur, gece bir deniz şimdi
Ki geçer dalgaları içimden serin serin.

Rüzgâr istiyorum ben ruhumun güllerine
Ki bir anda yaşasın iç içe rüyalarım.
Rüzgâr istiyorum ben ruhumun güllerine
Ki dökülsün, dağılsın, yok olsun hülyalarım.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

neydi...

içinde(n) 'deniz' geçen bir şiir vardı... bi de şairi üç isimliydi...

anlayacağınız, google bile kifayetsiz ...

neydi be! o...

22 Ocak 2010 Cuma

eğri cetvel...

eğri cetvel doğru çizmez...

eğri insanlarla da doğru gelecekler inşaa edilemez... onları doğrultmaya çalışmaksa en ahmakça şeydir. hem neye göre doğrudur, size göre mi?... ve pardon! siz kimsiniz ve kendinizi ne sanıyorsunuz.

insan, bir vadi boyunca binlerce yıldır aynı denize dökülen bir su gibidir. suyun vadide, yer yer şekli, akış hızı ve yatağının durumu değişsede, o hep aynı vadide, aynı denize akar, durur... benliğindeki depremler ve tüm tektonik hareketler hariç tabiki, ama heyelanlar ve taşkınlar bile hariç değildir.

siz, şimdi ister bu vadide o suyu hasretle kana kan için... sahip olun... sevin... özleyin... isteyin... bekleyin...
ama istediğiniz su, bu su değilse ya da biraz 'rütuş istiyor' gibi bir yanılgıya düştüyseniz...
lütfen, bırakın aksın! bir seveni gelir, bulur orayı... vadi ile oynayıp yatağını bozmayın... tabiata ayar vermeye çalışmayın...
ne başkaları için kendi vadi yatağınızla oynayıp tahrip edin, ne de başkasınınkine bunu yapın...

bırakın.... lütfen doğal kalsın... güzel kalsın

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bir Nenenin Halleri...

Anneannem bizde kalıyor şu günlerde... ilgi ile izliyorum kendisini... nedenini tam olarak anlamasamda erkek torunlara acayip bir ilgisi var :)... seviyor kadın. En olmadık şeyi yapıyor mesela bir erkek torunu... verdiği tepki en fazla şu:
''bak sen!.. nenesinin yiğidine...cık-cık''
bu ne yahu...
ama aynı yoğunluktaki hatayı kız torunu yapınca, anında ipini çekiyor :).

bunlar dede ve neneler için olağan şeyler tabi.
ama asıl sorun şu nenenemde ... kadıncağız öyle bir hale gelmiş ki bi türlü çözemiyorum. mesela STV ve ya Kanal 7 nin programlarındaki en acıklı hayat hikayeleri ile besleniyor. Üzülüyor, kafasına takıyor, ertesi gün takip ediyor... vs.. vs...
ve bu içine işlemiş durumda.

gün içerisinde izlediği programlara öyle kaptırmış ki kendini... durmadan ''vayhh.... tühhh.... cık-cık...'' şeklinde veryansın ediyor. geçen gün ne oldu?... haberleri izledik ve sonrasın da para piyasası başladı, spiker ingiltere borsasındaki altın fiyatlarının artığından ve borsanın düştüğünden basettikten sonra....
nenem..... '' vayhhh.... Allah başa vermeye...tühhh..'' şeklinde tepki verdi... :)

daha sözüm yok...

Gölge


Gölge, her daim ölüme meğilli olan bedenin topraktaki yansımasıdır. Bu sebeple, öylece yere uzanmış gibi durur.
(30.07.2009)

18 Ocak 2010 Pazartesi

ŞEHİTLERİMİZ !


Bu resim, çoğunuzun adını bile bilmediği bir ilçedeki kaymaklık binasında çekildi...

Memleket olarak belki çok kimsenin elde edemediği güzel şeylere sahip olduğumuz gibi, yine çok kişinin gariplikle bakacağı olumsuz şeylere de sahibiz... :S
Bu resimlerdeki askerler, askerliklerini yaparken araba kazasında, eğitimde ya da hastalık sebebiyle vefaat etmediler... vefaatlarının sebebi malüm elbet... ve acı!...

Ama bu hastalıklı durumu kanıksamış durumdayız... yanlışın tekrar edilmesi, yanlışa alışmayı beraberinde getirmekte ve az az verilen uyuşturucu gibi, habersizce ölmekteyiz.

Ama, bu fotoğrafta çok daha acı, başka bir şey daha var... Panonun en sağ kısmındaki çerçeve boş. Yani öyle kanıksamışız ki Şehitliği , adeta bir bebeğin seneye de giymesini hesap ederek büyük aldığımız ayakkabı, atlet ve ya pantolon gibi, Şehitlerimizin Panosu da, önümüzdeki senelerde kullanılabilsin diye! boş çerçeveler bırakılıyor.

Çok afedersiniz ama, adeta talihlisini bekler gibi bir hali var panonun(!).
Herkes biliyor... panoyu yapan da, yaptıran da, bakan da... o boş çerçeveye ihtiyaç duyuyor. Kim bilir belki de o panoda daha çok boş çerçeve vardı ve hepsi sırayla doldu :(...

Benim ülkem... benim topraklarım hep ama hep zor zamanlar geçirmiş...
Ticaret yolları... Büyük İskender... Haçlılar... Moğollar.... Osmanlılar.... hep burdan yürümüş ve her el değiştirdiğinde yıpranmış, aşınmış. Coğrafyada kayaların aşınmasında fiziksel ve kimyasal çözünmesinden bahsedilirdi, aynı onun gibi.

İşte şimdi; Ülkemin, adını bile söylesem unutacağımız ilçelerindeki koridorlarında Şehitlerimiz'e saygı panolarımız var... Evet şüphesiz bu panolarda, geçmişiniz bile olağan olmama durumunu okuyabiliyoruz.

Seneye de kullanılsın diye yapılan panolarda... Vefaat edeceklerin yeri şimdiden garanti (!).... ben ölmeyip gelince askerden... bize düşen bunları görüp ahkam kesmek sanırım... bu bir isyan değil ve herkes kaderini yaşar ama... panodakiler mi şanslı yoksa panonun önündekiler mi? bilmiyorum....

ve keşke biraz daha inanarak söyleye bilsem! Umarım o son çerçeve hep boş kalır....


Son olarak;
Tüm Şehitlerimize Allah'tan tekrar tekrar Rahmet dilerim...

17 Ocak 2010 Pazar

limon

zor şartlarda üretilen fikirler, olağan koşullarda asla üretilmeyen, tamamen çelişik/garip fikirler olabilir.

***

çorbama limon sıkarkan ,limonun dış kabuğu elimde kalacak şekilde, içinin tamamı çorbaya düştü... aynı bir muz gibi soyuldu limon...
olağan değildi!!... çözüm üretmeliydim...
bir an için limonun içini çatalla delerek kaşıkla ezebileceğimi, böylelikle suyunu çorbaya akıtıp posasını çıkarta bileceğimi düşündüm. ama koşullar çoktan değişmişti ve o kadar kolay olmayacaktı...
limonu bir kaç çatal darbesiyle deldim.
ancak etli kısmının normalden sert olması sebebiyle kaşıkla ezmenin bir işe yaramadığını gördüm...
birden limonu ön dişlerimin arasına alıp sıka bileceğimi hayal ettim... kaşıkla çorbanın içerisinden bulduğum limonu ağzıma götürdüm... ancak bu kezde limonun çorbaya bulanmış olmasından ötürü, kaydı ve ağzıma gitti. refleksif olarak limonu dişlerimle sıktım... yoğun bir eşki( ve ya ekşi.. hangisi hala karıştırırım) tadı ağzımı esir aldı... ama hala limon suyu ile çorbayı birleştirememiştim. Bİrden; birkaç kaşık çorbayı ağzıma götürüp, ağzımda gezdirdikten sonra yoğun limon sulu çorbayı kaseye geri boşalta bilirim diye aklımdan geçirdim...

evet... ekşi sinir hücrelerini haddinden fazla uyarıyordu ve artık sağlıklı düşünemiyordum... son anda bunun iğrenç bir fikir olduğuna kanaat getirdim. zatende otelin restorannıda olduğum için daha da garip! bir durum ortaya çıkabilirdi. mevcut limon suyunu yuttum...
çorbam hala limonsuzdu...
son çare olarak limonu dilimin altınaalarak kıtlama usulünü çorbaya uygulaya bileceğimi düşündüm... ama yoğun ekşi tadına maruz kalmamdan ötürü sadece 5-6 kaşık dayana bildim ve limonu yuttum... çorbanın geri kalanını ise limonsuz içtim....

***

şimdi...
görmekteyiz ki... koşullar anlık olarak değiştiğinde, hedefe ulaşmak için düşünmeksizin (ya da az düşünerek) verilen kararlar; durumu, yeni kararlarla tadil etmemize neden olabilir... buna rağmen, istediğimizi yine de elde edemeye biliriz...

belkide kapkıp bir limon daha almalıdır ve olağan koşulların oluşturulmasına özen gösterilmelidir

ancak unutmayın!.. zor şartlarda üretilen fikirler sizin sivrilmenize ve öne çıkmanıza da yardımcı olacaktır....

Bkz: Çanakkale Savaşı...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Ela Nur


Sen doğduğunda Ela Nur… baban acemiydi… memleketin en acemi babası O’ydu, bundan eminiz. Ama annen daha profesyoneldi, bundan da eminiz :)… Hastaneye çiçek getirmiştik, yine bu tip durumları bilemeyişimizden olsa gerek, oturuşumuz ve kalkışlarımız da hep eğreti bir hali vardı. Yanlış hatırlamıyorsam bir hastaneye doğrudan yaptığım ilk bebek ziyaretimdi, zaten bizim gurubunda ilk bebeği sendin. Bu durumda bu guruba dahil olacak tüm çocukların ablası olacaksın. Bu değerli olsa gerek ...


Bi ara hastane de Ferdi ve Onur amcanla babana bakıp evlilik ve çocuk sahibi olma isteğimizi sorguladık :) Muhtemelen o sırada en profesyonelimiz ise sendin. Hani çocuksun ya daha… ha işte öyle yani, bir şey yapmana gerek yok ve çocuksun işte… daha ne olsun.


Ben şimdi uzaktayım, seni görmeyeli bayağı oldu. En son, Onur Amcan seni kucağında ordan oraya sürüklüyordu… zaten biz ne zaman bir araya gelsek senle oynayacağız artık.


Ben uzaktayım dedim ya… Çiftehan’dayım. Buraya tatile geleceksiniz. Baban ile Onur Amca’nın dalga geçtiği kümesimden en güzel yumurtaları toplayıp, sabah kahvaltısında sana yedireceğime söz veriyorum:). ‘’Böyle söz olur mu yaa!! ‘’ deme çam sakızı çoban armağanı demişler:) Zaten fiziksel sevgi gösterme konusunda yetersizliğim vardır benim… seni doyasıya kucağıma almayışımda biraz incitmeme isteği olduğu kadar, bu sevgiyi gösterememe şeyside vardır. Benim sevgi anlayışımda sözler, hediyeler, ve değer vermişlik vardır ancak.. ha bi de önemsemeler.


Bu yazı aslında, senin doğumunun gerçekleştiği hastanenin web sitesindeki, hoşgeldin sayfası için yazışmıştı; ancak biraz uzun bir hoşgeldin yazısı olduğu için sanırım, yetkililer yayınlamadılar:))... bende buray yazıyorum işte...

Her neyse, bak ne geldi aklıma…

Yılmaz Erdoğan, bir şiirinde ‘’işin zor kızım; hem büyüyecek, hem… bizi büyüteceksin’’ diyordu.

Seninde işin zor Ela Nur… hem büyüyecek… hem Anneni, ama daha çok Babanı büyüteceksin :))…


Sana güzellikler diliyorum hayatta... ve seni, çok güzel bir gelecek bekliyor, biliyorum.

Tekrar aramıza hoş geldin Ela Nur…



Sevgiler.

Seni seven İsmail Amcan/istak

11.01.2010